eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Nurcan ŞARLAYAN

İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale'de, Üniversite Eğitimini Gazi Üniversitesi Meslekî .Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetim alanında Tezli yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Estetik Eğitim" isimli tezi, aynı konuda yayımlanmış yazıları ve "Eğitimde Nezaket" adlı kitabı bulunmaktadır.

    Dünyanın İyilik ve Kötülük Problemi

    “Kötülüğü var zannetmek, suretten öteye geçememenin ürettiği bir sonuçtur. Gerçekte, kötü diye bir şey olamaz. Varlığın birliği hayrı gerektirir; öze ulaşılırsa ancak iyilik görülür: Mânâya yönel, görünüş serkeştir. Zahmet et, erit serkeş sureti. Gör altındaki define gibi vahdeti (Mesnevi).

    “Kötülük” doğadan gelen ya da bilinçli insan eyleminin sonucu olan ve insan varlığına bu dünyadaki yaşamında zarar veren duruma verilen addır. “Kötü” ise, amaca uygun olmayan, kusurlu ve yetersiz olan, korku ve endişe verici, zarar, acı ve rahatsızlık veren şey: ahlaki bakımdan iyinin karşısında yer alıp, yanlış ya da kabul edilemez olan şey: mutluluğa, ideallere, amaca ulaşmayı engelleyen durum olarak tanımlanır. Kötü ve kötülük tanımı bağlamında üç tür kötülük açıklaması bulunmaktadır:

    1. Doğal Kötülük: Hastalık, kasırga, deprem gibi doğal felaketlerin sonucu olan doğal (fiziki) kötülük ile genel olarak, acı çekmek kastedilir. Hastalık, kıtlık, yoksulluk, ölüm birer kötülüktür.

    2.Ahlaki kötülük; özgür insanın özgürlüğünü kötüye kullanması sonucu ortaya çıkan ve acı, zarar gibi şeylere yol açan, öldürme, yalan söyleme, hırsızlık yapma gibi insana ait davranışlardır.

    3.Metafiziksel Kötülük; Dünya, sonlu varlıklardan kurulmuştur. Bu sonlu varlıkların eksik oluşları, mükemmel olmayışları metafizik kötülüktür. Yani metafizik kötülük, mükemmelliğin bulunmamasıdır. Leibniz‟e göre, fiziksel ve ahlaki kötülükler, metafizik eksiklikten kaynaklanır.

    Her ne türden olursa olsun kötülük, özünde iyi olan bir şeyin orada yanlış gittiğini gösterir. İyiliğin eksik olduğu yerde kötülük vardır. Kötülük iyiliğin zıddı değildir. Onun varlığı iyiliğinkine bağlıdır. İki şeyden biri diğerinden ya daha iyi, ya da daha az iyidir. Ama sonuçta ikisi de iyidir. İyi olan iyi fonksiyonunu icra edemiyorsa burada bir kötülük vardır.

    İslam düşüncesinde “İyilik ve kötülük nedir? İkisi arasında nasıl bir münasebet vardır? Kötülük insanın fiiline mi bağlıdır, yoksa yaratılışta bir cevher olarak mı konulmuştur?” gibi sorular tartışılmıştır. İslâm filozofları iyilik ve kötülük problemini genellikle iyimser bir yaklaşımla ele almışlardır. Meselâ Fârâbî ve İbn Sînâ kötülüğün izâfî olduğunu, varlıkların özünde bir kötülük  bulunmadığını, sadece bir başka varlığa nisbetle daha az iyiden söz edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Farabi’ye göre, asıl önemli olan “hayır ve nizamdır; kötülüğün şeylere duhulü sadece arızidir. Gazali, her türlü kötülüğe (daha doğrusu kötüymüş gibi görünen her şeye) rağmen ilahi adaletin her tarafı kuşattığı fikrini savunur.

    İbn Arabî’ye göre, kötü olan insanın kendi nefsi ve ondan sadır olan kötü davranışlardır. Bu davranışlar, insanın yaratılış amacına uygun olmadığından dolayı kötü olarak telakki edilmiştir. İyi ve kötü eylemini, insan dilemekte, sonra da bu eylemi özgür iradesiyle gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla burada kötü eylemini irade eden ve gerçekleştiren, insanının bizzat kendisidir. Bu âlemde kötülükler şu veya bu biçimde olmaktadır. İbn Arabî, ister doğal kötülük olsun, isterse ahlaki kötülük, her halükarda kötülüğün gerekliliğini ve varoluş gerekçesini Allah’ın “hikmet” ve “rahmet”ine bağlamaktadır. Daha doğrusu, “bütün iyilik ve fenalıkların Hakk’a nispeti hikmet icabıdır.” Buna göre, bizim bu âlemde ve toplum hayatında iyi olarak gördüğümüz bir şey, aslında kötü olabileceği gibi, kötü olarak gördüğümüz bir şey de iyi olabilir. Bir bakıma kötülükler, iyiliklerle birlikte, yan yana ve iç içe bulunabilir. Herhangi bir iyiliği elde etmek için belki de belli ölçüde bir kötülükle yüzleşmek ve onlara tahammül etmek gerekebilir. Bu âlemdeki iyilikler kadar kötülükler de hem ilahi isimlerin bir yansıması veya tecellîsi hem de onların işlevsel olduğunun en önemli göstergesidir. Bu bağlamda iyiliğin kötülüğe, kötülüğün de iyiliğe önceliği yoktur.

    İyilik de kötülük de insanoğlunun güzel ve olgun bir birey olmasına, ahlaki olgunluğu öne çıkaran ve bunu hep yükseklere taşıyan işlevsel bir ahlaki anlayışa hizmet etmektedir. Başka bir deyişle, insanın huzur ve mutluluğuna, olgunlaşmasına, erdem ve bilgelik dolu bir hayat sürmesine önemli bir katkı sağlamaktadır.

    Bir şeyin iyi ve kötü olmasını belirleyen temel ölçü, öz olarak o şeyin varlığından ve zatından ziyade, insanın ona atfettiği iyi ve kötü yargılar ile dini buyruklardır. Kötülük var olduğuna göre, acaba bir şeyin iyi veya kötü oluşu hangi kıstaslara göre belirlenmektedir? Daha doğrusu, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu nasıl anlar ve buna nasıl karar veririz? Bu kıstaslar, Fütûhât’ta “yetkinlik”, “eksiklik” “maksat”, “yatkınlık”, “doğa”, “nefret” ve “alışkanlık” şeklinde sıralanmıştır.  Diğer taraftan, “bazı şeylerin kötülüğü ve iyiliği, sadece Hakk’ın bildirmesiyle anlaşılır. Böylece ‘şu kötü’, ‘bu iyi’ deriz Bu nedenle, zamana, şahsa ve hal koşuluna göre iyilik ve kötülükten söz edilir.

    Kötülük konusundaki yanlış algı, insanoğlunun epistemik sınırlarıyla ilişkilidir. Çünkü insan, Mevlânâ’ya göre,şeyleri, birbirleriyle ilişkisi içerisinde anlamakta ve onlara bu doğrultuda kıymet biçmektedir: “İyiyi (nîk) bilmedikçe bilemezsin kötüyü (bed). Zıt, zıttıyla görülebilir ey delikanlı.” “Her şey, zıddıyla ortaya çıkar. O siyah beyaz üstünde rezil olur.” (Mesnevi). Yani, bir şeye güzel diyebilmemiz için çirkin; uzun diyebilmemiz kısa bir şeyin olması gerekir. Halk âleminin kuralı budur; her şey zıtları vesilesiyle anlaşılmaktadır. Kötü yoksa iyi de yoktur. Ama gerçekte, iyilik ve kötülük birdir, birbirine yardımcıdır, birbirine hizmet eder: “Bütün zıt şeyler bize göre zıt görünür. Fakat hâkim olana göre hepsi bir tek iş görür ve birbirine zıt değildir. Göster bakalım dünyada hangi şey kötüdür ki onda iyilik olmasın ve hangi şey de iyidir ki onda kötülük bulunmasın. Gece, gündüzün zıddı ise de onun yardımcısıdır ve aynı işi görürler” (Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh).

    Sıcak-soğuk, iyi-kötü, uzun-kısa gibi şeylerin zuhuru, öncelikle, irade sahibi bir var ediciye işaret eder. Çünkü birbirinden farklı şeyleri yaratmak, iyi ve kötü denebilecek şeyleri var etmek, Allah’ın irade ve kudretinin eşsizliğinin bir sonucudur. Farklı seçimler iradeye, irade ise irade sahibine ulaştırır: “Meselâ bir öğretmen ders okutmak isterse, bu öğrencinin bilgisizliğini de ister. Çünkü öğrencinin bilgisizliği olmadan öğretme olamaz, bir şey istemek onun levazımını da istemektir. Bu öğretmen öğrencinin bilgisizliğini istemez. Böyle olsaydı ona öğretmezdi. Doktor tababetini icra etmek için herkesin hastalığını ister. Çünkü onun doktorluğu, halkın hastalığı ile vücut bulabilir. Fakat halkın hastalığına da razı olmaz. Eğer bunlara razı olsaydı onları iyi etmezdi” (Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh). 

    Bu dünya ve yaşanan hayat, iyilikler, güzellikler, çirkinlikler ve kötülükleriyle bir bütündür.  Bizim kötü olarak bildiğimiz bir şey bazen iyi, iyi olarak bildiğimiz bir şey de kötü olabilir. Kötülüğün mutlak değil de, izafi oluşu bir açıdan bunu göstermektedir. Dolayısıyla iyi şeylerin kötü, kötü şeylerin de iyi sonuçlar doğurması mümkündür. Bu sadece soyut ve dayanaktan yoksun bir temenni değil, aynı zamanda tecrübî hayatın desteklediği bir hakikattir. Bu âlemdeki kötülükler, iyiliklerle birlikte, yan yana ve iç içe olacak şekilde bulunduğu için bazı iyilik ve güzellikleri elde etmek için bazı kötülüklerle yüzleşmek, karşılaşmak, yerine göre onlara tahammül etmek bir gereklilik olabilir.

    İbn Sînâ’ya göre varlıklar, kendisinde hiçbir kötülük bulunmayanlar ve varoluş amacı iyilik olmakla birlikte bazı durumlarda kötülük oluşturabilenler şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Örneğin ateş iyidir. Ne var ki o, kimi durumlarda insanları, ormanları ve evleri yakabilir. Bu kötülük, ateşin kendisinden değil kullanımından kaynaklanmaktadır. Mevlânâ’ya göre de dünyada gerçekleşen adaletsizlikler, insanın kendi hatalarının bir sonucudur; kendi egosunun eğilimleri ve hırslarına karşı koyamamasının cezası olarak geri dönmesidir. Bu sonuç Mesnevî’de ve diğer eserlerinde defalarca vurgulanır. Rubâilerinde bu görüşünü şöyle netleştirir: “Ah ilâhî Adalet! Her tür adaletsizlik ve yanlışlar bendendir. ( nefsimden ) Ah nefs! Yüzlerce ah ve şikâyet nefsten doğar. Allah Kur’an’da buyurduğu gibi:“Bu, kendi ellerinizin (önceden yapıp) gönderdiklerinin karşılığıdır. Allah, kullara asla zulmedici değildir. Ah zavallı! Nefsim! Bütün acı ve çilelerin annesi bahardan gelen gece gibiyim. Hayatım boyunca tüm zarar ve ziyan nefsimden geldi; gönlümü daima mutsuz ve hoşnutsuz kıldı. Adaleti arar gibi görünür ve adaletsizlikten şikâyet ederim. Ama gerçekte tüm adaletsizlik ve yanlışların kökü benim nefsimdir. Bu nedenle tüm şikâyet ve ağlamalarımın arkasındaki benim nefsimdir”.

    Üç sufi, Gazâlî, İbn Arâbî ve Mevlânâ, adaletin iki yüzü olduğunu söyler; biri Allah’a, öteki insana bakar; doğru bir biçimde ve gerçekten anlamak için ikisi ile birlikte ilgilenilmesi gerekir. İnsanda adaletsizlik olarak görünen, Allah’ın nazarında hakikatte doğru ve uygun eylemlerdir. İnsanlar genellikle görünüşe göre karar verdikleri için, yüzeysel olarak değerlendirmeye eğilimlidirler. Rûmî ve Gazâlî iki örnek verir: Bir kral düşünelim der Gazâlî, hazinesi ağzına kadar dolu kitaplar, silahlar ve envai çeşit mallar olan. Kral hazinesini açar ve paraları zenginlere, silahları ve kalelerin kontrolünü de bilgelere verir, kitapları askerlere, camilerin ve okulların kontrolünü de cemaate verir. Böyle bir dağılım her biri için faydalıdır; fakat kesinlikle adaletten sapma ve zorbalıktır ve böylesi bir kral, bu nedenle kesinlikle âdil değildir; âdil bir kralın daima her şeyi uygun yerine koyması gerekir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Şenay korkmaz dedi ki:

      Emeğinize sağlık hocam detaylı, örnekleri güzel , kaynakları güvenilir bir yazı olmuş

      1. Nurcan dedi ki:

        Teşekkür ederim hocam