Yurt dışı eğitimden konu açıldığında, aklıma hep o iki diyalog geliverir. İstanbul’da çok rağbet gören gözde bir eğitim kurumunun müdürüyle hasbihal ediyoruz. Lisans düzeyinde Güzel Sanatlar okuyan çocuğunu yaz tatilinde dil kursu için Almanya’ya götürdüğünü söyleyince “niçin Almanya?” sorusunu yönelttim. Alman kültürüyle iç içe yaşayarak Almancanın daha iyi öğrenileceğini söyledi. Nasıl ki Avrupa’dan bir öğrenci Türkçeyi öğrenmek için Türkiye’ye gelip dil kursuna katıldığında Nasreddin Hoca, Keloğlan, Dede Korkut, Yunus Emre ve diğer tarihi şahsiyetlere dair metinlerdeki kültürel öğeleri öğreniyorlarsa, çocuğunun da Almancayı öğrenirken Alman kültürünü de öğreneceğinden sevinçle bahsetti. Zaten İngilizceyi de çok iyi biliyormuş.
Tabi bu açıklamada bir ön alma çabasını sezmek mümkün. Artık, bu teknoloji çağında, dünyanın “İstiklal Caddesine” dönüştüğü bir zaman diliminde, yabancı dil için mesafeler kat etmeye ne gerek var sorusunu ekarte eden bir söylem de diyebiliriz buna. Bir Alman’ın ya da bir İngiliz’in Türkçeyi öğrenmek için ülkemize gelmesi varsayımına kıyasen yapılan bu açıklamanın bir Avrupalı için ne kadar arzu edilen bir durum olduğu tartışmaya açık. Ya da Avrupa’da yaşayan kaç aile yaz tatilinde çocuğunu alıp Türk kültürüyle birlikte Türkçeyi öğrenmek için ülkemize getirerek dil kursuna verir. Bu ne kadar muhtemeldir?
Bu diyaloğun üzerinden çok geçmeden bu kez gelir düzeyi açısından Türkiye’nin en üst tabakasının yaşadığı bir semtte dört çocuk annesi bir öğrenci velisiyleyaptığımız hasbihalde aynı konuya ilişkin bambaşka ve insanın içini rahatlatan bir değerlendirme ve bakış açısıyla karşılaşıyorum.
2000’li yılların başında lisans eğitimlerini tamamladıktan sonra eşiyle birlikte İngilizce öğrenmek ve lisansüstü eğitim görmek üzere Amerika’ya gitmişler. Eşi eğitimine devam ederken peş peşe doğan çocukları nedeniyle eğitimini bırakıp kendisini çocuklarına adamış. Eşinin, uluslararası alanda faaliyette bulunun yerli bir firmanın üst yönetici pozisyonlarında görev alması nedeniyle sırasıyla Kuzey Afrika, Balkanlar ve Avrupa ülkelerinde çocuklarıyla birlikte hayat mücadelesini sürdürmüş. Çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilenmiş, 7/24 çocuklarının eğitimine dair planlar, etkinlikler tasarlamış ve uygulamış.
“Yurt dışında eğitim, bir terazi gibidir; bir kefesi ağır basarsa diğer kefesi hafif kalır ya da bir taraftan kazanırsan diğer taraftan kaybedersin.” diyor ve ekliyor: “Eşimle birlikte çocuklarımızın kendi örf, adet, gelenek ve kültürümüzü tanımları ve benimseyerek yaşamları için yurda dönmeye karar verdik; hiçbir malî, hesap-kitap yapmadan yurda döndük. Ya çocuklarımızı kazanacaktık, ya da çocuklarımız kaybolacaktı.”
Hayatının önemli bir kısmını yurt dışında geçirmiş bir annenin, yurt dışı eğitimini terazi metaforu üzerinden anlatması dikkatimi çekince sorularımı peş peşe sıraladım. Hemen hemen herkesin yurtdışı eğitim için can attığı ve binlerce lira sarf ettiği bir dönemde “yurtiçi eğitim” için yurda dönen ve yurt dışında sahip olduğu her türlü makam, mevki ve konforu terk eden bu annenin açıklamaları şöyle devam ediyordu: “Eşimle birlikte ülkemizi ve içinde doğup büyüdüğümüz toplumumuzu ve kültürümüzü tercih ettik. Yabancı ülkelere gittiğimizde eşim sabahları işine giderken ben aylarca evimden çıkmadım. Çocuklarımızın, Batı kültürüyle yetişen ve bu kültürden beslenen bireyler olarak yetişmelerini istemedik. Evimizin yaşam odasını mübarek Ramazan ayında, dini gün, gece ve bayramlarda kendi geleneğimizi yaşatmak adına süsledik, düzenledik, özel etkinlikler gerçekleştirdik. Eşim işteyken, ben her gün yeni bir faaliyet ve etkinlik gerçekleştirmekle meşgul oldum. Tabii ki bulunduğumuz ülkelerin dillerini çocuklarımıza öğrettik. Okul çağına geldiklerinde çocuklarımızı yabancı kültürün izbe sokaklarında kaybetme riskini göze alamadık; vatanımıza, kültürümüze, tarihimize döndük. İyi ki de dönmüşüz.”
Şu bir gerçek ki, ülkemiz gençlerinin yurt dışı hayalinin son yıllarda ilkokul düzeylerine kadar indiğine tanık olmaktayız. Hatta yabancı ülke vatandaşlığı kazansın diye çocuklarını yabancı ülkelerde doğurmak amacıyla varını-yoğunu, günlerini-aylarını yaban ellerde tüketen ebeveynlerin sayısı hızla artıyormuş.
Genç nesillerin hayalini süsleyen yurtdışı eğitimin sonuçlarını ülkemiz adına teraziye koyup değerlendirmek kimsenin aklından geçiyor mu acaba? Terazinin bizden yana olan kefesinin havada kalacağını öngörmemek mümkün mü? “Ama efendim memleket ne hale geldi, hayat pahalılığı aldı başını gidiyor, vs. ….” diye sıralanan sözde olumsuzluklara karşın İstiklal Harbi yıllarında Anadolu’da vatan, millet, namus ve din adına mücadele eden ecdadımızın iman gücünden başka sahip olduğu nesi vardı acaba? Niçin vatanlarını terk edip, daha rahat ortamlara gitmediler de canları pahasına mücadele edip bu topraklara kök salmayı tercih ettiler?
Hülasa-i kelam, Türk gençlerinin zihin ve ruh dünyalarının şekilleneceği dönemlerde bilinçli olarak ya da bilinçsizce başta eğitim olmak üzere her ne gerekçeyle olursa olsun yabancı kültürlerin kucağına bırakılması istikbal ve istiklal sorunu olarak ülkemizin önünde duran en hayati konuların başında gelmektedir.