İnsanoğlu en olmayacak hayallere inanır da ölüm gibi basit bir gerçeği kabullenmekte zorlanır. Bunda, ölümle arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu bilemeyişinin etkisi olsa gerek. Oysa bu mesafe o kadar kısa ki.
Ne zaman doğacağından haberi olmayan insan ne zaman öleceğini de bilemez. Varsın bilmesin bu durum ölüm gerçeğini değiştirmiyor. Evet, ölüm var ve üstelik doğum kadar gerçek.
Aslında insanoğlu,
“Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
diyen Cahit Sıtkı gibi o kaçınılmaz yüzleşmeye doğru ilerlemeye devam eder.
Küçükken yaptığı bir kabahatin sonunda babası tarafından pencereden sarkıtılan Cahit Sıtkı’nın, musalla taşında geçen bir namazlık süreyi “saltanat” olarak nitelemesini anlamak mümkün. Oysaki asıl saltanat dünyada değil, öteki âlemde. Ebedî âlemde saltanat sürmenin anahtarı bu dünyada, insanoğlunun her dem yaşamakta olduğu sınavda.
Ölüm bir sınavdır aslında. Ne zaman, nerede, nasıl öleceğini kim merak etmez ki? Asıl mesele bu soruların cevabını bilmekte değil, Sevgili Peygamberimizin buyurduğu gibi, “ağızların tadını kaçıran ölümü çokça hatırlamakta.”
Ne demek ölümü çokça hatırlamak? İnsanoğlu, ömrünün her anını, ölümü hatırlayarak mı geçirecek? Elbette hayır, ancak ölüm, öyle bir hatırlanacak ki bir daha akıldan çıkmayacak. Ne olacak o zaman? İnsanoğlu ölüme, daha doğrusu ölümden sonraki hayatına hazırlık yapacak. Yüce Rabbin izniyle her şey güllük gülistanlık olacak o zaman.
Ölümün nurlu kapısından geçerek cennet yoluna girmeyi kim istemez ki? Ben de isterim elbette. Hem de bütün benliğimle isterim. Aşağıdaki mısraları dua niyetine bu niyetle söylemişimdir:
“Yüce Rabbim izin verse kuluna,
Son nefeste yine Bismillah desem.
Girsem gül kokulu cennet yoluna,
Mahşere dek yalnız “Ya Allah!” desem.”
Ölüm için bir sınavdır demiştik ya, bu sınav sadece ölen için değil, kalanlar için de geçerlidir. Cenaze bir şekilde -hem de büyük bir hızla- defnedilir, bundan sonrası ölenle Allah arasında… Ya kalanlar? Mevtanın yakınları? Annesi, babası, eşi, çocukları, dostları? Dünyaları allak bullak olmuştur onların. Yapmaları gereken şeyin “teslimiyet ve dua” olduğunun farkına varamayanların vay haline! Onlar, bu büyük sınavın kaybedeni olmaya adaydırlar. Hele bir de “Sen ölmedin, ölemezsin!” diyenler yok mu onlar çoktan kaybetmişlerdir bu sınavı.
Ne demişti Necip Fazıl:
“Ölüm güzel şey. Budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Kalanlardan kimler kazanır bu sınavı? Ölümün güzel olduğuna inananlar… Tevekkül, sabır, metanet sahibi olanlar… Bağırıp çağırmayanlar… Yanakları gözyaşıyla ıslansa da birbirlerini teselli edenler… Acıyı, paylaşarak bal eyleyenler…
Mademki Sevgili Peygamberimiz, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” diye buyurmuş öyleyse bütün mesele; bu hadisi şerifi baş tacı yapmakta. Hiçbir güzelliği son ana bırakmamakta. Aklına gelen bir iyiliği hemen yerine getirmekte. Çoğu zaman böyle olmuyor bu. Üstelik kötülükler bütün çirkinliğiyle çoğalmaya devam ediyor.
Şu yalan dünyada öyle akla hayale gelmez kötülüklerle karşılaşıyoruz ki ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bu da olur mu demeye kalmadan daha rezil bir manzara çıkıyor karşımıza. Osman Çeviksoy’un “Duvarın Öte Yanı” adlı hikâyesinde değindiği gibi, zevk için her türlü rezilliği işleyen kişi, yaptıklarından bir türlü tatmin olmuyor, duvarın öte yanına geçip öteki dünyada doldurmak istiyor ruhundaki boşluğu. Bunu için kendisine yakışır bir yol seçiyor: İntihar!
İntiharı bir kenara bırakıp dünya ile ahiretin kesiştiği noktaya, mezarlıklara dönelim:
Taze ölünün başını çektiği cenaze töreni, içinde barındırdığı bin bir nasihatla icra edilir. Mezarlık, bazen ana baba günüdür, bazen birkaç kişiyle kaldırılır cenaze. Her iki hâlde de manzara aynıdır: Hüzünlü bakışlar, nemli gözler, çökük omuzlar… İmam Efendi’nin okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinleyenler çoktan kendi içlerinde bir muhasebeye dalmıştır bile. Düşündükleri şey, öleni bekleyen akıbetin yanında kendi durumlarıdır. Gözyaşları biraz da kendileri için dökülür. Acaba kendilerini nasıl bir son beklemektedir? Allah’ın huzuruna nasıl çıkacaklardır? Diğer yandan ölümlerinden sonra sevdikleri nasıl bir hayat sürecektir? Muhtemel tehlikelere nasıl göğüs gereceklerdir? Çocuklarının başını kim okşayacaktır? Tahsilleri nasıl olacaktır? Ya geçimleri? Dünyanın bunca hay huyu arasında kim kol kanat gerecektir onlara?
Hayat, bir şekilde devam edecektir. Geride kalan, kendi vadesi dolana kadar gök kubbenin altında varlığını sürdürecektir. Ve dünyada hiç kimse sahipsiz değildir. Rûşeni’nin şu mısraları, tam da kimsesiz kaldığını düşünenler için söylenmiştir:
“Kimsesiz hiç kimse yok, her kimsenin var kimsesi;
Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler kimsesi.”
“Allah var, gam yok.” sözü, ne güzeldir. Kulunu yaratan Allah, onu başıboş bırakacak değildir. Her canlı Yüce Yaratıcı’nın koruması altındadır. Ona düşen bunun farkında olmaktır. Yapılacak şey, sebeplere sarılıp tevekkül etmektir. Hayatı güzel yaşamanın yolunun çalışmadan geçtiğini unutmamaktır. “Armut piş, ağzıma düş.” diyenler hüsrandadır. Unutulmamalıdır ki taşıma suyla değirmen dönmez. Bu hem dünya hem de ahiret hayatı için geçerlidir. Ebedî âlem için hazırlık yapmayanlar korksun ölümden. Öyle ya hem Allah’ın hiçbir emrini yerine getirmeyeceksin hem de iki cihanda rahat etmeyi bekleyeceksin. Yok öyle şey. Çalışacaksın, kazanacaksın sonra da ümit edeceksin.
Ümit, her insan için vaz geçilmez bir duygudur. Yaşama sevincini ancak ümidi olanlar tadar. Ölümü, ancak ümidi olanlar gülerek karşılar. Ziya Gökalp’in dediği gibi, “Umut altın gibidir. Hiçbir yerde paslanmaz. Umut elmas gibidir, hiçbir kesici madde onu kesemez.”
Erdem Beyazıt’ın şu mısralarına kulak verelim:
“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil
Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”
Ölümü anlatmak kolay olmasa da her an ölmekte olduğumuzun farkına varmak ne güzel. Bu farkındalığın sonunda Yavuz Bülent Bakiler gibi şöyle demek ne kadar anlamlı:
“Düşündüm musalla saltanatımı
En son bineceğim tahta atımı
Bir ayna önünde kravatımı
Takarken ölebilirim.”
Son sözü de biz söyleyelim ve ölüm için şöyle diyelim:
“Canı tenden çıkarıp toprağa vermektir ölüm,
Ebedî âleme can postunu sermektir ölüm.
Sanmayın can suyu kalmaz kuruyan gül dalının,
Yeniden kutlu başaklarca yeşermektir ölüm.”
Yusuf DURSUN