Bugün, cemaat kavramı etrafında tekrar eden bir yanlış algı üzerinden devam eden gazete yazılarını gördüğümde şu düşüncelerimi yeniden dile getirme gereği duydum:
Evvela şu tespiti yapalım: “Cemaat” kavramı, bugün bildiğin gibi, “dar anlam”ıyla dini gurupları ifade etmez. Cemaat, câmiye gelendir… Hepimiz; bütün mü’minler, İslam cemaatinin birer üyesiyiz.
Peki, farklılıklar ne oluyor… “Mezhep” kavramıyla bu farklılıkları ifade ediyoruz. Ama bizde mezhep farklılığı, cemaat farklılığı olarak alınmamıştır. Cemaat, bütün mezhepleri câmi bir kavram.
Şunu diyoruz: Mezhebi farklılık, içtihada müstenittir; mensubunu ayrı bir cemaat içinde mütalaa etmeye sebep olmaz…
Meşrep farklılıkları da oluyor… Bu farkı, kudema “tarikat” kavramıyla tanımlamıştır. Tarikat, farklı meşreplere hitabeden irfan mekteplerini ifade eder. Senin şu ya da bu tarikatın mensubu olman, ayrı bir cemaat içinde olman anlamına gelmez, gelmemeli.
Şimdi aklınıza şu soru gelmiş olabilir: Modern zamanlarda, mezhep ve tarikat kavramıyla ifade edilmeyen yeni dini anlayış ve muhitleri ifade eden guruplar, muhitler var; bunları neyle ifade edelim? Cemaat kavramını, bu çevreleri ifade etmek için kullananlar da var. Bu yeni muhitler, ekseriyetle, geleneksel ilim ve meşrep silsilesine sahip değiller. Bunlar yayımladıkları süreli yayınlar veya organizasyonlarını sürdürdükleri dernek veya vakfın adıyla anlıyorlar. Bu çevrelerin bir kısmı, sadece eğitim esaslı, dini düşünce ve bilgiyi aktararak İslam kimliğinin inşasına katkı sağlayan “sivil tolum örgütleri” olarak topluma hizmet veriyor. Bir kısmı ise, yeni yorum ve yaklaşım iddiasında… Bazıları da kudemanın “Üveysilik” ifadesiyle merkeze taşıdığı mekteplere benziyor. Evet, bir kısmı da ithal muhitlerdir…
Ayrıntıya girmeyeyim; ama bu muhitleri sosyologlar inceleyip tanımlamalılar. Fakat ne olursa olsun, İslam dairesi içinde kendilerini tanımlıyorlar ise, bunların da cem olacakları yer câmidir.
Din sosyolojisi, mezhepler tarihi ve tasavvuf gibi ilim dalları, tanımlama ve tarif hususunda önemli görevler ifa ediyor… Ne var ki, eksik kalınıyor. Bu eksiklik tercümeden kaynaklanıyor. Oysa tercümeyle ta’mir kâfi değildir; yerinde tespit ve tahlillere ihtiyaç var.
Şimdi bakıyoruz, Batıda mezhep ve mistik yorumlar (tarikatlar), ayrı kiliseleri veya manastırlarıyla birer cemaat olarak ifade edilmelerine sebep olmuştur. Bizler de literatürü oradan alarak tercüme etmiş, cemaat kavramını dar anlamda kullanır olmuşuz. Böylece oluşan yeni zihin, tarihi tecrübemizden ve birikimimizden bizi uzaklaştırıyor… Bir kısım insanlar, mensubu bulunduğu irfan mektebini (tekke/tarikat/muhit) “din” olarak anlamaya başlıyor; böylece kendi küçük “cemaati” içinde câmide cem olan cemaatten uzağa düşüyor.
İşte vahim olan budur: Anlamın daralması veya değişimi, zihniyeti de daraltıyor veya değiştiriyor… Bilinçli veya bilinçsiz olarak bize ait olan kavramlar tüketiyoruz. Bilhassa tercümelerde, mütercim kelimenin kavramsal çerçevesini, semantik anlamını dikkate almadan kullanıyor; anlamın içerdiği değer başka bir mahiyete evriliyor. Ulu orta isimlendirmeler, kavramsallaştırma çabaları, yerinde olmayan icatlar, genç kuşakları tarihi birikim, ortak dil ve hafızadan uzaklaştırıyor.
Başa dönerek şunu söylemek istiyorum: Hepimiz İslam cemaatinin birer üyesi olarak, farklılıklarımızı bizi çoğaltan, olgunlaştıran, öğreten ve terbiye eden yönleriyle birer eğitim faaliyetleri olarak görüp câmide cem olmanın huzuruna ermeliyiz… Bunu yaparsak, yeniden kayıp hafızamızı “keşf”e çıkacak ve böylece “birlik dili”ni kullanmaya başlayacağız.
Bilal KEMİKLİ (6.12.2015)