Yeni neslimiz, başlıca iki nedenle geçmişleri ile bağ kurmada güçlük çekmektedir:
1. Alfabe farklılığı,
2. Dildeki değişim.
Araştırmacılarımız, yaklaşık yüz yıldır canla başla çalışarak binlerce kadim eseri günümüz alfabesine kazandırdı. Söz konusu çalışmalar büyük ölçüde kemalini bulmuş durumdadır. Metinlerin anlaşılması için de büyük emekler sarf edilerek hem dönemlere ait genel sözlükler hem de eser sözlükleri hazırlandı. Bugün medeniyetimizin kurucu kadim metinlerine ulaşmak mümkün. Ancak dijital bir ortama gözünü açan yeni neslin, basılı metinleri alıp lügatler eşliğinde okuması güç görünmektedir. Zira, elindeki telefonda istediğine bir tıkla ulaşabilen yeni nesil, masa başına geçmeye bile üşenmekte, artık her şeyi elinin altında istemektedir. Safahat ile sefaheti ayıramayan yeni neslin eski eserleri edinmesini, masa başına geçip bu metinleri okumasını, okurken yüzlerce defa lügat açıp kapatmasını beklemek hayali bir beklenti olacaktır. Dolayısıyla “Kutadgu Bilig’i, Atabetü’l-Hakaik’i, Dede Korkut’u, Mevlid’i, Safahat’ı, Bostan ve Gülistan’ı… oku, okursan şu faydaları göreceksin.” gibi iyi niyetli tavsiyeler yeni nesil için gerçekçi değildir.
Son yıllarda, anma etkinlikleri vasıtasıyla gençlerimizi medeniyetimizin banisi şahsiyetlerle buluşturma gayretlerinin arttığı gözlenmektedir. Geçen sene Mehmet Akif, Yunus; bu sene Süleyman Çelebi anıldı. Mevlana için hemen her sene bir dizi anma etkinliği düzenlenmektedir. Bu anma etkinlikleri elbette ki değerlidir. Tarihimizin müstesna şahsiyetlerini ve bıraktıkları eserleri unutmamak adına bu faaliyetleri sürdürmek gerekir. Ancak nesillerimizi metinlerdeki mana ile bizzat buluşturamadığımız sürece yapılan etkinlikler amacına ulaşmayacak, söz konusu şahsiyetleri geçmişe ait, müzelik birer değer olarak yâd etmenin ötesine geçmeyecektir. Bu arada yapılan anma etkinliklerinin önemli bir bölümünün resmi iradenin gereğini yerine getirme, dolayısıyla “buyrulan faaliyeti yapmış görünme” maksadıyla gerçekleştirildiğini de kaydetmek gerekir.
Oysa çocuklarımızın kadim eserlerimizdeki manalara hava ve su kadar ihtiyacı vardır ve onlar için anlaşılmaz bir kitap, manasız bir kâğıt tomarından farksızdır. Geçmişi ile bağ kuramayan, köklerinden beslenemeyen nesillerin manen sararıp solması ve nihayetinde yok olması mukadderdir.
Peki, ne yapmalı?
Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı yıllar önce Dijital Safahat’la bu konuda önemli bir adım attı. Dijital Safahat cep telefonlarına indirilebilmekte, uygulama, kelime aramasına izin vermektedir. Ancak asıl sorun, metinleri anlayamamak. Bunun için, metne bağlam esaslı bir lügatçe eklenebilir. Kişi metni okurken anlamadığı kelimeye dokunduğunda, bağlamdaki anlamı bir kutucuk içinde görünebilir. Yine varsa Arapça, Farsça ibareler, aynı işlem onlar içinde gerçekleştirilebilir. İbarelere tıklandığında mealleri gözükebilir. Piyasada örnek alınacak bu tür çalışmalar mevcuttur. Zaten eski metinlerin sözlükleri büyük oranda yapılmış durumdadır. Sadece bunları dijitalleştirmek, mobil uygulama haline getirmek için bir irade lazım.
Yapay zekâ teknolojisinde mucizevi gelişmelerin yaşandığı günümüzde bunu yapmak zor olmasa gerek. Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıkları marifeti ile üniversiteler, Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere ilgili devlet kurumlarımızın, şimdiye dek yapılmış çalışmaları esas alıp kadim eserlerimizi cep telefonlarında, tabletlerde vs. kullanılabilecek hale getirerek milletimizin istifadesine sunması kanaatimizce son dönemde iftihar ettiğimiz teknolojik üretimler kadar önemlidir.
Sözümüzü Yahya Kemal’in şu güzel mısraları ile bağlayalım:
“Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Ruh arar başka teselli her esen rüzgârda.
Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!” (Koca Mustafa Paşa Şiiri)
Nesillerimizin kadim eserlerimizdeki kutsi manaları derk ederek özümsemeleri, öksüzlükten kurtulmaları dileğiyle.
Prof. Dr. Fevzi KARADEMİR
Düzce Üniversitesi Öğretim Üyesi
çok güzel bir yazı …teşekkür ederiz hocam..