eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Basri BEKTAŞ

1968 Yılında Ordu/Korgan Çayıralan Köyünde doğdu. İlkokulu ve ilk dini tahsilini köyünde aldı. İmam Hatip Okuluna Tokat; Niksar’da başladı 1989'da İstanbul İmam-Hatip Lisesi'nden mezun oldu. Ordu'nun Korgan ilçesinde vekil ve fahri İmam Hatiplik ve Kuran Kursu hocalığı görevlerinde bulundu. 1992'de Şırnak İli Silopi İlçesinde İmam Hatip olarak göreve başladı. Sırasıyla Samsun-Bafra, Samsun-Merkez köylerinde İmam-Hatiplik görevlerinde bulundu. Ondokuz Mayıs İlahiyat Fakültesinden 2001 yılında, Konya Selçuk Eğitim Merkezinde ihtisas kursunu tamamladı. Sinop İli Boyabat İlçesine vaizliği, görevinin akabinde 2006'da Erzincan’ın Kemaliye İlçesine İlçe Müftüsü olarak atandı. Ayancık Müftülüğü, Tosya Müftülüğü, Perşembe Müftülüğü görevlerinde bulundu. Halen İstanbul Eyüpsultan Müftüsü olarak görev yapmaktadır Evli ve üç çocuk babasıdır. Yayınlanmış kitapları: 1. “İmamlar Dirilirse” suyun toprakla buluşması 2. Abdul Hay el-Leknevi’ye ait “El Esarul Merfua Fil Ahbaril Mevdua” 3. El Kelime” "Sarf Nahiv" 4. “İftiranınFaturası” 5. “Sözün esareti" 6. "Hayata Yön Veren Kısa Öğütler" 7. Kalbe Yazılan Yazılar “

    Portakal Kabuğu Kokusu

    Bir kardeşimizle Diyanet İşleri Başkanlığı gençlik yayınları arasında çıkan “GEÇERKEN” dergisinin bir köşesi hakkında kritik yapıyorduk. Bu köşenin özelliği, seçtikleri önemli şahsiyetlere bazı sorular sorup, onların cevaplarıyla şekillenen çıkarım yazılar oluşturulması idi. Bizler de yanımdaki gençlik temsilcisi uzman hocamızla bazı sualleri sorup, bizim vereceğimiz cevapları merak ederek, “Bizden ne çıkar?” diye, üç kişi aramızda soru-cevap tahlili yaptık. İsterseniz siz de bir “GEÇERKEN” dergisi alıp, kendi aranızda böyle bir çalışma yapabilirsiniz. “Çok faydalı oluyor.” demeyeceğim çünkü faydasını sizler bu metindeyseniz, meyvesini okuyorsunuz demektir.

    İşte orada sorulan sorulardan birisi, şu şekildeydi:

    “Bu dünyadan geçerken, halı hazır ömrünüzde, hatırlayıp da sizi çocukluğunuza götüren koku nedir?”

    Hiç bu şekliyle düşünüp de kendime böyle bir sual sormamıştım. Ama bana bir anımı, hatta çocukluğumdaki bir sahneyi hatırlattığı için bu dergiyi bu sahifesiyle hazırlayanlara çok teşekkür ediyorum. Sanki günlerdir böyle bir soruyu bekleyen adam gibi, hemen cevap olarak “Portakal kabuğu kokusu.” deyiverdim.

    Çocukluk yıllarımızda insanlar çarşıya ya da pazara, zaruri ihtiyaçları için giderlerdi. Aksi neredeyse çok mümkün de değildi. Zaten, köylerden şehir merkezlerine ulaşım çok zordu. Tabi ki Karadeniz’in yüksek köyleri içindir bu tespitim. Direk bir vasıta bulunmuyordu. Çünkü yol yoktu. Ya yaya gidilecek ki bu da gidiş geliş en yakın çarşıya 8 saat demekti. İnsan mecali zor dayanırdı. Bir de omuzlarda aldıkların heybenin omzuna bindiğini düşünürseniz, çok istenen bir durum olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Ya da en iyi vasıta at ya da eşek sırtı olabilirdi. Bunlardan da at ağaların, paşaların işiydi. Çok yük yüklenmez, sadece binilir ve ulaşımda zamanı kısaltmak için beslenirdi. Eşek ise binmeye çok müsait değil, daha çok  yük taşımak için beslenirdi. Kısacası, saatlerce süren yolculuktan sonra, şehir merkezine inerler, orada kalma süreleri çok kısa olduğundan, hemen dönmek için acele ederlerdi.

    İhtiyaçları büyük listeler halinde değildi. Gaz yağı ya da tuz, birkaç metre kumaş parçasından ibaret olan ailevi ihtiyaçlardan ibaret olan ihtiyaç listesini tamamlarlar. Tekrar yola revan olup, geri dönerlerdi.

    İşte o yokluk zamanlarında kız ve erkek çocukları pazardan alınan kumaştan elbise dikilir ve herkes “fistan” diye tabir edilen, o elbiseyi giyerlerdi. Taşıma güçlüğünü de göz önünde tutarak belki bir kilo  iki kilo yaz/kış ise portakal, üzüm veya karpuz getirilir o yokluk içinde eve girdiğini rayihasından(koku) anlardık.

    Bizim oralarda kış günleri 4-5 aylığına sübyan mektepleri diye tabir edilen mektepler kurulur, o mekteplere hocalar tutulur, hocaların ücreti de yine o mahallenin insanları tarafından ödenirdi. Gençlerin ve çocukların çoğunluğunun dini bilgilerinin giderildiği eğitim yerleri idi buralar. Buralarda Üç vakit, bazen iki vakit cemaatle namaz kılınır, çoğunluğu işitmeye dayalı çok azı yazıyla olan iptidai eğitimini buradan alırlardı. Taş tahtalarla kaplı Elif- Ba cüzleri, zeytinyağı tenekeleri ile abdest suları ısıtılır, çıplak/sade, yalın sesle ezanlar duyulurdu. Mektebin tam  ortasında, sırtın duvara geldiği kısımda, posta oturmuş bir hoca, hocanın etrafında kıdemli öğrenciler, halka halinde içeriden dışarı doğru dizilmiş öğrenciler vardı. Bu mektebin bir tarafında erkek öğrenciler, diğer tarafında da kız öğrenciler bulunurdu. Ortada kocaman bir odun sobası işleyiş bu şekilde cereyan ederdi. Sobanın üstünde onlarca abdest suyu ısıtılan teneke kutuları vardı.

    İşte o zamana denk gelen vakitlerde babam aynı anda demirci esnafı olmasından dolayı evine ve cebine para giren bir aile reisiydi. Günlerden bir gün çarşıya gitmiş bize kazak elbise dikilecek kumaş ve portakal da almıştı. O portakal öyle ortaya konulup herkesin doya doya yediği bir şey değildi.Tadımlık bir zevkti. Çünkü ailemiz 6 kişiden müteşekkildi. Belki toplamda 6 portakal varsa kişi başı bir portakal düşerdi. İçini yediğimiz portakalın kabuklarını saklardık çünkü çok nefis bir kokusu vardı. Onlardan bazılarını yanımıza alır, mektebe götürür, portakal almaya imkanı ve parası olmayan ailelerin çocukları da vardı. Onlar bizden “Portakalı bir kere koklayabilir miyim?” diye müsaade isterlerdi. Biz de biraz hasis davranıp, elbette koklatırım ancak karşılığında bir şeker kağıdı alırım diyerek o günlerde jelatinli renkli jelatinlere sarılan şekerler vardı. Onların rengarenk jelatinden sargı kağıtları vardı. Onları düzeltir, Kur’an yapraklarını arasına koyar ve onları çoğaltırdık. Bir kağıt karşılığında arkadaşlarıma portakal kabuğu koklattığımız anlara götürdü bu sual beni.

    İşte, arkadaşımın bana geçerken hatırladığın “Seni çocukluğuna götüren bir koku…” diye soru sorduğunda, hemen aklıma o portal portakal kabuğunun kokusu geldi. O nasıl bir kokuymuş ki beni alıp çocukluğuma götürdü ve şu yüce değerleri bana hatırlattı.

    1. O koku bir yokluğun, yoksulluğun, fakirliğin, imkansızlığın, erişememenin, kokusuydu.

    2. O koku ne değerli bir kokuymuş ki kıymet bilmenin, değer bulmanın, elde ettiklerimizin kadro kıymetini bilmenin, varlığın şükre dair bir borç olduğunu bana hatırlattı.

    Evet sizi de çocukluğunuza götüren ve götürmekle kalmayıp nice ulvi duyguları size hatırlatacak mutlaka bir koku vardır. Buna hayıflanma denir mi bilmem ama bende çok ulvi duyguları çağrıştırdığı ve hatırlattığı için hatıramda bıraktığı izler çok kıymetlidir çok da değerlidir. Hatta benim, özlemimi, geçmişe ait saf temiz duygularımı depreştirdiği için belki insana dair saf, temiz duyguları coşturduğu için ayrı bir yeri vardır.

    Varlıkta sabır mı zordur yoksa yoklukta sabır mı?

    Hakikaten hangisi kıymetlidir sizce varlık mı; yokluk mu? Azlık mı; yoksa çokluk mu? Hangisi kıymetlidir. İnsanoğlu kıymet bilmeli, değer vermeli, şükretmeli her daim her hale hamd etmeli, geçmişini unutmamalı, kendisine verilenlerin lütfu ilahi olduğunu ve el-Latif olan Allah’a daima şükretmelidir. Verilenler kendi kazançları olmadığını bilmeli, Allah’ın lütfu olduğunu ve her bir verilenin de şükrünün (karşılığının verilmesinin) gerektiğini, bedelsiz hiçbir şeyin alınmaması gerektiğini, elde ettiklerinin de kendi becerileri ile ilgili değil, Rabb’imin lütuf ve ihsanı ile olduğunu, insanoğlunun bilmesi gerekir.  Sonra da ona göre hareket etmelidir. Yoksa veren Allah cc. almayı da bilir. Verirken Malik(sahip) olan, hakim olan Allah alırken de hem maliktir hem de hakimdir. Kulluk makamının, verdiğine de şükretmekle aldığında da boyun eğmekle olduğunu bilerek, daralttığında da bollaştırdığında da kısacası verdiğinin ve aldığının her zerresinde hükmüne razıyız Rabbim!

    Ezcümle biz ondan razıyız, Rabb’im de bizden razı olsun.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.