Bazen düşman ve dost kategorisine göre zalimler arasında veya mezalimde seçicilik yapıyoruz. Bu adalete sığmaz, uymaz. Mesela Japonların İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle civar bölgedeki ülkeleri işgalleri sırasında kadınları odalık olarak kullandıkları bir gerçektir. Bu mezalim sırasında kadınları şehvet aracı olarak kullanmaları bir ülke ve bir yöre ile sınırlı kalmamıştır. 1941 ile 1945 yılları arasında Endonezya’yı işgalleri sırasında Endonezya kadınlarına da sarkıntılık yapmışlar ve benzeri uygulamalarda bulunmuşlardır. Onlara tasallut etmişler ve odalık olarak kullanmışlardır. Erkekleri de zorlu şartlarda çalıştırarak mahvolmalarına neden olmuşlardır. Bu ağır çalışma şartlarında (“karoshi” ve “karojisatsu”) kayıtlara geçmeyen bir milyon civarında Endonezyalı ölmüştür. Bu, toplama kamplarına benzeyen bir çalışma düzenidir. İslam şeariyle de mücadele etmişler ve cemaatleri dizginlemeye çalışmışlardır. Endonezya halkı Hollanda sömürgesinden kurtulmalarına sevinemeden yağmurdan kaçarken doluya tutulmak misali bu sefer de Japon tasallutuna ve mezalimine uğramışlardır. Muhammediye ve Nahdatu’l Ulema gibi İslami cemiyetlerin faaliyetlerini kısıtlamışlardır. İslamiyetin siyasi boyutu nedeniyle İslami faaliyetlere karşı son derece duyarlı olmuşlardır.
Japon ordusu diğer ülke ve beldelerde yaptığı gibi Endonezya kadınlarını da zevk aracı haline getirmiştir. Müslüman kadınlar kampları tıkılmışlar ve buralarda zevk aracı olarak Japon askerlerine sunulmuşlardır. 1944 ile 1945yılları arasında bu ülkede kıtlık da baş göstermiştir. Eğitim müfredatında da yeni düzenlemelere gidilmiş ve Japon imparatoru ilah olarak telkin ve telakki edilmiştir. Hollandalılar haccı yasaklarken halefleri Japonlar da Arapça öğrenimini ve Kur’an eğitimini yasaklamıştır. Burada İslam’a karşı İngilizlerin yolundan yürümüşlerdir. İngiliz sömürgeler bakanı William Ewart Gladstone, elinde Kur’ân’ı göstererek avam kamarasında şunları söylemiştir ‘ Bu Kur’ân, Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara nüfuz edemeyiz, hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalı, bu Kur’ân’ı onların elinden almalıyız yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız.’
Japonlar Endonezya’ya şu slogan altında girmişlerdir: Asyalı milletleri yabancı boyunduruğundan ve Batı sömürgeciliğinden azat etmek, kurtarmak. Böylece işgali lütuf olarak sunmuş ve takdim etmişlerdir. Oysa ki yaygın tabiriyle gelen gideni aratmıştır. Bu berrak slogan sadece eski sömürgecinin yerini Japonların almasını sağlamıştır. Gelen gideni aratmıştır (https://www.facebook.com/ Dr.sallabi/posts 443087970509478).
Fransızlar da Cezayir’e işgallerini pazarlamak için bu türden mugalata ile propaganda tekniklerine ve taktiklerine başvurmuşlardır. Beyaz damın yükü kabilinden Fransa’nın Cezayir’e devlet kurmak için geldiğini savunmuşlardır. Cezayirli tarihçi Mevlüd Kasım Nayit Belkasım bu tür tezleri çürütmek için ‘1830 Öncesi Cezayir’in Uluslaraarası Kimliği ve Evrensel Heybeti’ başlıklı bir kitap kaleme almıştır. Bu eserinde Cezayir’in işgal öncesinde devlet olduğunu şeklen, dini ve ruhi anlamda Osmanlı devletine bağlı olmasının bunu zedelemediğini, gölgelemediğini aksine siyaseten ve askeri olarak bağımsız olduğunu vurgulamaktadır. Sözgelimi , 1795 yılında ABD ile Bab-ı Ali’ye uğramadan deniz güvenliği anlaşması imzalamıştır (www.echoroukonline.com/ El Cezayir Kable 1830). Avrupa ülkeleriyle de ikili veya çok yönlü benzeri anlaşmalar imzalamış ve zaman zaman donanmasıyla savaşlara girmiştir. Müellife göre Cezayir’in yerel idarecileri olan ‘baylar’ yerel güçler tarafından seçilmekte Osmanlılar da bunu şeklen onaylamaktadır.