Modern dünya, bilim ve teknolojinin kendinden emin ritmiyle ilerler; bu ritim, büyük ölçüde pozitivizmin bestesiyle düzenlenmiştir. Aydınlanma’dan doğan ve Auguste Comte gibi düşünürlerle sistemleşen bu anlayış, gerçek bilginin yalnızca gözlem ve deneyle doğrulanabileceğini ileri sürer. Metafizik, teoloji, öznel deneyim ve vahiy, “batıl inanç” ya da “anlamsız spekülasyon” olarak dışlanır. Pozitivist için evren, yalnızca ölçülebilir yasalarıyla anlaşılabilen devasa bir makinedir. Oysa bu bakış, insan varlığının temel boyutlarını dışlayarak hakikati daraltıcı bir ufka hapseder.
Modern eğitim bu anlayışı genç zihinlere işler. Bilimsel yöntem tek hakikat yolu olarak sunulur; fizik, kimya, biyoloji kesinliğin ve ilerlemenin sembolü haline gelir. Sorunların İlahi veya kutsal metinlerle değil, veri toplama ve teknolojik müdahalelerle çözüleceği öğretilir. Din ise bireysel teselli sağlayan, fakat toplumsal ve kozmik işleyiş açısından gereksiz görülen bir inanç olarak tasvir edilir. İnsanın ruhu, fıtratı ve Allah’ın üflediği ilahi cevher göz ardı edilerek, varlık yalnızca biyolojik mekanizmalara indirgenir.
Fakat insan büyüdükçe pozitivist merceğin açıklayamadığı sorularla yüzleşir. Bilim acının nörolojik mekanizmasını gösterebilir ama acının kendisine anlam veremez. Beynin güzelliğe verdiği tepkileri haritalayabilir ama Kur’an tilavetinden doğan huşuyu açıklayamaz. Dünyanın hızını ölçer, atmosferin koruyucu tabakasını gözlemler; fakat bunda gizli olan sanat, rahmet ve mesajı okuyamaz. Pozitivizm, ruhun mahiyetini, gaybın gerçekliğini, Allah’ın varlığını anlamsız sayarak susturur.
Kur’an ise insanı hem gözleme hem tefekküre davet eder. Doğa ayetleri üzerinde düşünmeyi öğütler, ancak aklın ve duyuların ötesine geçen bilgiyi vahiy ile bildirir. İslam, sezgi ve manevi tecrübeyi de geçerli bilgi kaynakları kabul eder. Pozitivizm ise bunları dışlayarak epistemik bir adaletsizlik üretir: İlahi sesi yok sayar, sınırlı insan aklını tek hakem ilan eder. Oysa ilk emir “Oku”dur; evren bir kitap olarak görülmeli, Rabbin adıyla okunmalıdır.
Pozitivizmin sunduğu tablo, büyüsü bozulmuş bir dünyadır. Kozmos, ilahi amacından koparılıp yalnızca hareket eden maddeye indirgenir. Ahlak, ilahi emirden koparak sosyal alışkanlıklara veya evrimsel içgüdülere bırakılır. Toplumlar teknolojide ilerlerken, anlam ve etik krizleri derinleşir. Müslüman toplumlarda ise inanç ve bilim, gereksiz bir karşıtlık gibi sunulur.
Oysa İslam, aklı ve gözlemi reddetmez; onları vahyin rehberliğiyle bütünleştirir. Vahiy nihai hakikat kaynağıdır; akıl onu anlamak için bir araçtır; gözlem Allah’ın kudretini açığa çıkarır; sezgi ise salih bir hayatla kalpte beliren hakikati kavratır. Bu bütünlükte bilim, yaratılışı tefekkür etmenin ve nimetleri sorumlu biçimde kullanmanın asil bir yoludur; fakat sınırları vardır. Nihai hakikati yalnızca vahiy ortaya koyar.
Pozitivizm, evrenin işleyişini anlamada değerli katkılar sunsa da, İslami bakış açısından eksik ve indirgemeci bir tablodur. Yalnızca ölçülebilir olanı gerçek ilan eder ve Allah’ın kendisini bilginin kaynağı olmaktan dışlar. İslam ise insanı, pozitivizmin dar çerçevesinden kurtararak, Allah’ın ayetlerinin hem evrende hem de Kelam’da tecelli ettiği hakiki ufka davet eder.