Türk akademiyasının kahir ekseriyetinin Kudüs gibi dini ve kültürel meselelerden uzak durması sadece sömürgecilerin aşıladığı uzmanlık tuzağına düşmesinden kaynaklanmıyor aynı zamanda bölünmüş bir zihniyete sahip olmasından da kaynaklanıyor. Bu tür konulardan uzak durmanın üçüncü nedeni, ileride sözkonusu meseleler sıcaklığını kaybettiğinde veya iktidar değiştiğinde yerinden olma, belki ilerleyememe veya gelecekteki olası payelerden pay alamama gibi nedenlerden oluşan korkudur. Güncel meselelere yönelik bu “ilgisizliğin” dördüncü nedeni ve belki de en önemlisi ise “kültürel okuma biçimine” sahip olamayış gelmektedir.
Akademik hayatta belli bir unvanı, statüyü edinmiş insanlar için anlaşılacak bir şey değil elbette bunlar. Hatta akademik hayatın ilk yıllarında olanlar için dahi “anlaşılmaması” gereken bir durum bu. Ama Türkiye’nin o “kendine mahsus aşağılık kompleksinin” veya “devletin seküler genetiğinin bir gün hortlayabilme olasılığına” karşı yapılan bu “dikkatli tutum”, bir süre sonra insanın kendini “şartlara özgü bir kişiliğe” büründürmesine yol açıyor. Kişilik bozukluğu da denebilecek bu hal, önce “haklılık nedeni”, daha sonra “kişisel özellik” haline geliyor.
Aksi takdirde dünyada milyonlarca insan İsrail’i, soykırımı, Gazze’yi, çocukların öldürülmesini konuşurken, bu “duygularını işine karıştırmama hastalığına” yakalanmış kimi akademisyenlerin rahat bir şekilde “öğretmenlerin iş yükü artıyor”, “etkili öğretmen şöyle olmalı” veya “araştırma yöntemlerinde dikkat edilecek hususlar” gibi sözler sarf etmesi, duygularını böyle keskin bir şekilde ayırabilmesi başka bir durumla açıklanamaz.
Elbette buradan anlaşılmasını murad ettiğimiz şu: Bir akademisyenin güncel bir meseleyi, güncelin basitliğine dalmadan ve onun sürüleştirme alanına girmeden, bu durumu alanıyla ilişkilendirmesidir. Böylelikle hem güncelle dirilmek hem de akademik düşüncenin ve hayatın bir gereği olarak “çok boyutlu düşünmeyi” veya “bütüncül düşünmeyi” ilke edinerek meseleyi ele alma alışkanlığını sahip olmuş olur ki bu yöntem onun “fikri tekâmülünün” da bir gereğidir.
Böyle yapmayıp alanı dışında yazıp çizmemeyi bir duruş addetmek çapsızlıktır. Dahası dünyanın konuştuğu bir mesele ortalığı kasıp kavururken sadece “uzmanlık alanından” kelam etmek körlüktür, bir bakışa sahip olmamaktır, paradigmasızlıktır. Bir akademisyenden, bir aydından, bir entelektüelden beklenen iç politikanın cılız bedenine yapışıp kalmadan, insanlığa şamil bir meselede söz edebilmek için, her şeyden önce “bir okuma biçimine sahip olmasıdır”. Mesela eğitim alanında bir okuma biçimine, bir perspektife sahip akademisyenden beklenen; ilgi duyduğu veya güncel bir olayı bir eğitimci olarak yorumlayabilmesidir. Burada kafa karışıklığına sebep olan; bir eğitimcinin jeopolitik bir olayı eğitim perspektifinden değil de bir siyasi uzmanmış gibi yazıp çizmesi ile bir eğitimcinin jeopolitik bir olaya “eğitim okuma biçiminden” bakması arasındaki farkı görememektir. Oysa bir siyaset uzmanı “politika okuma biçiminden” eğitime bakabildiği gibi bir eğitimci de edindiği “eğitim okuma biçimiyle” siyasete bakabilmelidir, bakmalıdır. Kazanılan bu okuma biçimiyle “ilgi duyduğu” bir konu hakkında yorum yapması pekâlâ mümkündür.
Ayrıca bir akademisyenin alanının okuma biçimini kazanması nihai hedef olmamalıdır. Bundan daha önemlisi “kültürel okuma biçimine” sahip olmasıdır. Kültürel okuma biçimi; her türlü meseleyi ve onun muhtemel çözümlerini kültür temelli olarak ele almaktır. Kültürel düşünme biçiminde güncel bir mesele ele alınırken alana ait bilgiler ile alana etki eden boyutlar bütüncül olarak değerlendirilir, bu yapılırken de tüm işlemler kültürün kucağında yapılır. Bizim akademiyanın asıl sorunu budur. Bu nedenle bizim kültürel düşünen akademiyaya ihtiyacımız var; gerisi sömürge ajanlığıdır.
İşler dönüp dolaşıp medeniyet tasavvuruna gelip dayanıyor. Bu nedenle uzmanlık ile münevver arasında, âlim ile öğretim üyesi arasında, aydın ile ârif arasındaki devasa farkın ortaya çıkardığı kafa karışıklığını ortadan kaldırmak için her şeyden önce kültürün değeri iyice anlaşılmalıdır. Çünkü ancak bu fark; kültürel okuma biçimini edinmiş bir münevver ile bilgi taşıyıcısı olan bir uzmanın farkını ortaya koyacaktır.
Güzel bir yazı olmuş kardeşim, yüreğine sağlık… Duyulması temennisi ile