Düne kadar nasıl da coşkunduk biz, havai,
Nasıl da hercaiydik, başımız bulutlarda
Hani ömre boş vermiş gibi bir hâldi sanki,
Yanımızda tufanlar, kıyametler de kopsa…
İçleri boşaltılmış kavramların iziydi
Beyin kıvrımlarının üstünde yürüdüğü
Far yoktu, sisler sönük, stoplar iptal hani,
Ne arkayı görürdük ve ne de önümüzü…
Söyledim ya şimdicek, on sekizliydik hani
Biraz “hayata acemi”, safça delikanlıydık,
İlk sevda baş verirken, yürekte yeni yeni,
“Bekâr terleriyle biz, aşktan sırılsıklamdık”…
Düşünce belki azdı ama fazlaydı efkâr
Otu, çöpü dert eder, kafayı patlatırdık,
Derin derin tartışıp, taa sabahlara kadar,
Ülke, dünya da ne ki, dünyalar kurtarırdık…
Zaten herkes çok banal, sıradan, akılsızdı,
Bir tek bizler üstündük, farklı yaratılmıştık
Zevksizlik, tekdüzelik, basitlik onlardaydı
Oysa biz ne kadar da mükemmel varlıklardık…
Bulmuştuk kendimizce üç-beş hayalperest dost
Besleyip egomuzu, ona buna çatardık
Haa, çatacak kimseler bulmayınca yakında,
Hiç yoktan ortalığı birbirine katardık.
Zümrüt-ü Anka kuşu sırtında yol alırken
Ekmek nasılsa elden, suyumuz da göldendi
Düşler ülkelerinde sokakta gezinirken,
Arabalar kabaktan, saraylar hayaldendi…
O halde eğlenmeli, umarsızca, çılgınca,
Gülmek, güldürmek vardı, dalga geçmek etrafla
Hayat bize gözünü kırpmıştı ya bir defa,
Sadece vur patlasın, çal oynasın bedava…
Sonra bir gün, bir salâ, ardından genç bir civan,
Biz yaşta bir arkadaş, toprağa vardı sessiz,
Uzandı musallaya, soğuk hissiz betondan
Oysa O’nun da yaşı olsa olsa on sekiz…
Eyvah, eyvah, vah bize, yazıklar olsun bize,
Nasıl da unutmuştuk, nasıl da atladıktı
Meğer ölüm ne yakın, ne kolay başlar söze,
Ne kadar da gerçekti, bizim için de vardı…
Durdu zaman, dünya lâl, sanki sonsuza kadar,
Diller yutuldu zahir, kim, neden konuşmuyor
Nerdesiniz ey millet, ey dostlar, arkadaşlar,
Niye söndü ışıklar, neden güneş doğmuyor…
Sonra mahzun, musalla taşında gözlerimiz,
Tenlerde soğuk kabrin ürpertileri esti,
Bir ikindi üzeri, irkildi kalplerimiz,
Ruhlarımız dünyadan ukbaya heveslendi…
Öyle ya dünya yalan, ölüm; gerçek endişe,
Öyle ya hayat fani, hesap ve kitap vardı,
Perçeminden tutulup atılmadan ateşe,
Benliği yana çekip, secdeye varmak vardı…
Ve güneş artık farklı doğdu seher vaktinde
Akşam başka, geceler, farklıydı her anımız,
Öğleni yemekten dem, bilirdik de zamandan,
İkindi ve yatsıyla buluştu ruhlarımız…
Kıyam, ne de güzeldi, tesbih ederken Rabbi,
Ruh bedene hükmetmiş, eğilirken huzura,
Sonra hamd ile kalkış, bir arınmışlık hissi,
Secde; bitiş-yok oluş, kapanış varoluşa…
Bulmuştuk en sonunda, hep aranan huzuru,
Yol başka, ağaç başka, rüzgâr, yağmur başkaydı,
Meğer ne boş yerlerden sormuştuk mutluluğu,
Gelişler hep Hakk’tanmış, gidişler hep Hakk’aydı…
Yüzümüz tanışınca kızarmakla, edepten
Sözümüzü düşünüp, sonrasında konuştuk,
Diller tereddüt etti, insanı incitmekten
Hüzünle tanış olduk, muhabbetle buluştuk…
Gülmeyi unutmadık, ağlamayla barışıp,
Sevmeyi unutmadık, sadakati öğrendik,
Dünya ile anlaşıp, ahiretle tanışıp,
Bir gönlün bir âleme yettiğini keşfettik…
Resulün sesi vardı, kaplamıştı etrafı
Kitabın eli değdi, körpecik gönlümüze,
Bir kalenin burcunda, göklerin âşıkları,
Taa âlemi ervahtan, sadıktık sözümüze…
Sözün özüne geldik lafın nihayetinde,
Kader dokundu bize, kederin eli değdi,
Ölüm sesi, nefesi, küçük yüreğimizde,
Dağıldık toplanmaya, yaşımız on sekizdi…
En delişmen, en asi çağımızda, aniden
Hayat güldü çok şükür yüzümüze tez elden
Can akarken Canan’a damarlarda yeniden
Baht açıldı bir daha özümüze ezelden…
Ahmet Kağan Karabulut