Dücane Cündioğlu’nun güzel, anlamlı ve bir o kadar da ikaz edici sözü gözüme ilişti bugün. Sonra sordum kendi kendime “Biz hakikaten şımardık mı?” diye ve cevabım maalesef, maatteessüf kocaman bir “EVET” oldu. Çok değil 20-30 yıl öncesine kadar bizi yöneten ve yönlendirenlere karşı hakikaten ne varlığımızın bir değeri, ne de hayat tarzımızın bir önemi vardı bu memlekette. Ne acı ki ülkeyi “vatanı için can vermeyi cana minnet bilenler” yönetmiyor, halk aşağılanıyor, hem ekmeğiyle, hem de değerleriyle acımasızca oynanıyor, milletin sahiplendiği ve kendinden bildiği iktidarların emek emek biriktirdiği bütçe ve mali kaynaklar her on yılda bir birilerine peşkeş çekiliyor, iktidarlar medya, sermaye, asker işbirliğiyle birkaç ayda planlanıp devreye sokulan darbelerle değiştiriliyor ve halk yine açlığa, sefalete ve belki de en kötüsü ümitsizliğe mahkûm ediliyordu.
Sonrasında ise bizden birileri yine bizlerin oyları ve teveccühleri ile işbaşına geldi. Bunlar, öncekilerden farklı olarak biraz daha tecrübelenmiş, darbelere karşı bağışıklık geliştirmiş, devleti ve enstrümanlarını daha iyi tanımış ve tanımlamış olmanın rahatlığı ile halkın maddî, manevî beklentilerini biraz da zamana yayarak karşılamaya muktedir olmuşlardı. Ancak kanaatim odur ki bu serbest ortam ve halkın iktidar nimetleri ile tanışmaya başlaması her birimizde “şımarıklığa” yol açmıştı. Artık dün geçimini sağlamakta zorlanan Anadolu insanı, duble yollarda, lüks araçlarla seyahat eder, senede yirmi milyonun üzerinde insanımız iç hatlarda uçaklarla istediği yere ulaşır hâle gelmiş, en yoksulumuzun evinde her türlü elektronik cihaz, en düşkünümüzün çocuklarının cebinde son model cep telefonları bulunur duruma erişmiştik. Bu hâlin, bizleri kapitalist sistemin yanında hazır kıta getirdiği “kültür emperyalizminin” acınası kurbanları hâline getirmesi çok da fazla zaman almamıştı.
Refahla, malla, mülkle hazırlıksız ve alt yapısız tanışmanın bedeli de, ruhlarımızı besleyen aslî kaynaklarımızdan hızla uzaklaşıp, şımarmanın cezası da ağır oldu. Elde edilen kuvvet ve kudret maalesef bize “güç, servet, şöhret ve şehvet” hırslarını besleyen bir canavar olarak geri döndü. Bazen bu gücü rakiplerimizi bertaraf etmek için kullanıyor olsak da ahlâkî değerlerin çoktan unutulmuş ve bir dahaki “mazlum evreye” kadar rafa kaldırılmış olması en çok kendimize zarar verdi. Bazılarının “güç zehirlenmesi” dediği de bu olsa gerekti.
Ahlâkî değerler, insanî duruşlar, hak ve adalet kavramları bir kez örselenmeye başladı mı artık gerisi maalesef çorap söküğü gibi gelmeye başlardı, nitekim öyle de oldu. Narsist bir ruh hâli her birimize, başkalarının acısı ile hemhâl olamama ve umursamama durumları hanelerimize hâkim oldu. Birey bazında yaşanan bu dejenerasyon elbette ki bu bireylerden oluşan grupların, siyasî yapıların ve cemaatlerin tarz ve icraatlarında da kendisini göstermeye başladı. Öyle bir noktaya geldik ki tam da Fudayl Bin Iyaz’ın;
“Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden,
Din de gitti, dünya da gitti elimizden”
sözlerinde ifadesini bulan bir hayat anlayışı iliklerimize kadar sirayet etti.
Kimileri bunu “taşralılık” olarak tarif etse de asıl problem ruhlarımızı diri tutan aslî kaynaklara yüz çevirmiş olmamızdı. Öyle ki dün kınadıklarımızın hâlleriyle hâllenir olmuş, kendimizi yere göğe koymamaya, başkalarını ise beğenmemeye başlamıştık. Her bir köşede ufacık bir koltuğu işgal etmiş bile olsa “kendisini devlet, karşısındakileri de terbiye edilmesi gereken kullar” olarak gören adamcıklara rastlamak çok sıradan bir hale gelmişti. Hani meşhur bir sözde de ifade edildiği gibi “Her kölenin rüyası, efendisi gibi olmaktır.” derler ya, dün bize efendilik etmeye çalışanların o rezil hâlet-i ruhiyeleri içimize işlemeye başlamıştı. Maalesef “yem olmuştuk” kapitalizme kısaca. Oysaki “Âlemlere efendi olmanın tek yolu Âlemlerin Rabbi’ne kul olmaktan” geçiyordu da biz bunu çoktan unutmuş, gönüllerimizde O’nun ve Resulü’nün yerine çoktan başka ilâhlar yerleştirmiştik, her ne kadar dillerimiz öyle söylemese de.
Bir yandan bazılarımız hâşâ Allah’ı aldatmaya kalkarken, diğer yandan da aslında imtihan edilmek üzere emanet verilen geçici gücümüzü muhafaza etmek ve daha da artırmak için Allah ile aldatmaya dahi cüret ve cesaret eder hâle gelmişti. İşte “şımarıklık”tan kastım tam da buydu. Sonuç itibariyle, Allah’a inanıyorum, Peygamberimi seviyor ve O’nun izinden gidiyorum, dinimi yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum diye büyük büyük laflar eden bizlerin geldiğimiz nokta, düştüğümüz durum ortada çok acı ve vahim bir şekilde durmaktadır. Hani “Müslüman, müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu kimse” idi, hani “bizler birbirimizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamayacaktık”? Herkes ve her kesim aslında “Mümin müminin aynasıdır” haberi mucibince birbirine aynalık yapmakta ve maalesef aynaya yansıyanlar hiç de iç açıcı görünmemektedir.
Kurtuluşumuz ancak imanımızı “Ey iman edenler, iman ediniz.” âyet-i kerimesi gereği yeniden tazeleyerek aslî kaynaklarımıza yüzümüzü bir daha geri çevirmemecesine dönmek ve o kaynakların bize emrettiği üstün ahlâkî vasıflar ve erdemlerle hâllenmeyi şiar edinmek suretiyle hayatımızı anlamlı ve yaşanabilir hale getirmekle mümkündür. Zira hep söylenen, ancak hep unuttuğumuz tek gerçek; gözlerimizi ve gönüllerimizi karartırcasına peşinden koştuğumuz dünyanın geçici, Rabb’imizin katında kıymeti haiz olan ahiret yurdu ve hayatının ise kalıcı olduğudur