İngilizcenin küresel iletişim dili olarak hakimiyeti, genellikle birbirine bağlı bir dünyada kültürlerarası iletişimin pratik bir çözümü olarak sunulur. Ancak bu anlatı, onun yükselişini besleyen güç dinamiklerini, tarihsel mirasları ve sosyo-ekonomik eşitsizlikleri perdeliyor. Dilsel emperyalizm kavramı, İngilizcenin küresel dayatmasının emperyal hiyerarşileri nasıl sürdürdüğünü, dilsel çeşitliliği nasıl aşındırdığını ve Batı kültürel hegemonyasını nasıl kökleştirdiğini sorgulamak için kritik bir mercek sunuyor. Robert Phillipson tarafından ortaya atılan dilsel emperyalizm, baskın dillerin yapısal ve ideolojik mekanizmalarla diğer dilleri nasıl yok ettiğini açıklar. Phillipson, dil hakimiyetinin tarafsız olmadığını; güçlü devletlerin çıkarlarına hizmet ederek bağımlılık yarattığını savunur. Bu görüş, Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisiyle örtüşür: Egemen gruplar, toplumsal normları şekillendirir. Örneğin: Hindistan’da Thomas Macaulay’ın 1835 tarihli “Eğitim Üzerine Raporu”, Hint dillerini ileri öğrenim için yetersiz ilan ederek eğitim dili olarak İngilizceyi zorunlu kıldı. Nijerya’da İngiliz misyonerler, “Yoruba” ve “Hausa” gibi yerel dillerin yerini alması için İngilizceyi teşvik etti ve onu sosyal hareketlilikle ilişkilendirdi.
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin ekonomik ve kültürel hakimiyeti, çok uluslu şirketler ve teknolojik yenilikler aracılığıyla İngilizceyi küresel ölçekte yaygınlaştırdı. Bretton Woods kurumlarının (IMF, Dünya Bankası) Batı Dışı toplumlarda uyguladığı neoliberal reformlar İngilizceyi resmi dil olarak benimsetmeye çalışmaktadır. Hollywood, pop müzik ve sonrasında günümüzde internet içeriğinin %60’ı İngilizce, Google ve Meta gibi teknoloji devleri ise İngilizce için optimize edilmiş algoritmalar tasarlayarak İngilizce konuşmayanları marjinalleştiriyor. Yapay zekanın temelindeki kod dilleri (Python, Java) ve yapay zekâ içerikli platformlar İngilizce merkezli olup dilsel dışlanmayı güçlendiren bir geri besleme döngüsü yaratıyor. Bu “yumuşak güç” politikası, İngilizceyi moderniteyle eşitledi ve milli dilleri gölgede bıraktı. Küresel olarak, İngilizce eğitim “başarı yolu” olarak pazarlanıyor ve genellikle anadilde eğitimin önüne geçiyor. UNESCO çokdilli eğitimi savunsa da hükümetler yabancı yatırım çekmek için İngilizceye öncelik veriyor. Örneğin; Güney Kore’de “Özel İngilizce akademileri (hagwonlar)” yılda 15 milyar dolar gelir elde ederek kentli zengin aileler ile kırsal kesim arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Ruanda’da soykırım sonrası dil politikaları, Kinyarwanda dilinin %99 vatandaş tarafından konuşulmasına rağmen, Fransızca yerine İngilizceyi resmi dil ilan etti. Yine küresel medya şirketleri, İngilizce merkezli anlatıları güçlendirerek değer ve ilerleme algılarını şekillendiriyor. Örneğin; Nijerya’nın film endüstrisi kendi dillerinde içerik üretse de küresel etkisi Hollywood’un kültürel yayılımıyla kıyaslanamıyor. Ayrıca bilimsel dergilerin %98’i İngilizce yayımlanıyor. Özetle Dünya üzerinde var olan 7.000 dilden %40’ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ve her iki haftada bir dil Dünya üzerinden siliniyor. Uluslar en ağır bedeli ödüyor. Avustralya’da 250 Aborijin dilinden sadece 120’si hayatta kaldı ve çoğunu yalnızca yaşlılar konuşuyor. Meksika’da Zapotek ve Mikstek dilleri, kent merkezlerinde İspanyolca ve İngilizce baskısıyla mücadele ediyor.
Bu dilsel hegemonya, küresel etkileşimleri basitleştirmekle kalmayıp, çeşitli dillerde barınan benzersiz bakış açılarını seyreltebilecek homojenleştirilmiş bir dünya görüşünü de dayatmaktadır. Bu dilsel homojenleşme, yüzyıllar boyunca evrilen kültürel kimlikleri ve milli bilgi sistemlerini silme riski taşımaktadır. İngilizcenin küresel yayılımı, milli dil ve kültürel uygulamaların değersizleştirildiği Batı merkezli standartlaştırılmış bir paradigmayı teşvik etmektedir. Oysa “Kendi dilinde düşünemeyen bir millet asla özgür olamaz.” Dilsel özerklik, gerçek bağımsızlıktan ayrılamaz. Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kültürün, hafızanın ve kimliğin taşıyıcısıdır. Bir millet anadilini terk ettiğinde, kültürel temelini aşındırır, zihinsel sömürgeciliği sürdürür ve özerkliğini zayıflatır. Bir dil, bir halkın dünya görüşünü, geleneklerini ve tarihini kodlar. “Sapir-Whorf hipotezi”, dilin düşünceyi şekillendirdiğini öne sürer; bu da bir dilin kaybının algıyı değiştirdiği anlamına gelir. Yani dil kaybı kültürel erozyonla ilişkilendirilir. Ngũgĩ wa Thiong’o, “Zihni Sömürgesizleştirmek (Decolonising the Mind)” adlı eserinde, Afrikalı yazarların sömürge dillerini kullanmalarının kültürel erozyonu sürdürdüğünü savunur. Bir milletin hikâyeleri, atasözleri ve tarihi, kendi dilinde aktarıldığında, benzersiz kimliğini korur. Yine bir milletin özgürlüğü, kendi dilinde düşünme, yaratma ve yönetme yeteneğine bağlıdır. Dilsel özerklik, nostalji değil, kültürel bütünlük ve kendi kaderini tayin için bir zorunluluktur. Frantz Fanon’un dediği gibi, “Bir dili konuşmak, bir dünyayı ve kültürü benimsemektir.” Gerçekten özgür olmak için bir millet, söz değerlerine sahip çıkmalıdır çünkü ruhu onların içinde yaşar.
Tüm bu nedenlerle zengin tarihi, dini ve kültürel bağlarından uzaklaştırılmış olan Türkçemizi hem İngilizcenin hem de çağdaş dil soyutlayıcıların tasallutundan kurtararak edebi dil hüviyetine tekrar kavuşturmanın yollarını bulup hem formal eğitim olan eğitim sistemiyle hem de informal eğitim olan firma tabelalarından film-dizi sözlerine kadar tüm alanlarda yayılması için milli dil politikası geliştirilmelidir.