Birkaç gündür bomba sesleri duymuyorlardı dokuz yaşındaki Hüseyin ve iki küçük kardeşi, ara sıra tek tük otomatik silah sesleri gelse de uzaktan, ortalığa nispeten bir sessizlik hâkimdi. Şam’ın arka mahallelerinden birinde, bodrum katında kaldıkları apartmanın duvarları yıkık, moloz yığınına dönmüş arka bahçesinde kırık dökük oyuncakları ve boş mermi kovanlarıyla oyun oynamışlardı o gün de yıkımlardan, kandan, acıdan geriye kalan ufak neşeleriyle. Geçen yıl babaları ve ağabeylerini, üç ay önce de kendilerine sahip çıkan dayılarını kaybetmişlerdi katliamlarda. Anneleri Sümeyye her gün birkaç parça yiyecek ve yarım bidon su getirebilmek için saatlerce dolaşıyor, akşam karınlarına biraz yiyecek girerse şükrediyorlardı. O gün de kendilerini çok şanslı hissettiler, birkaç tane bayat somun ve çok az da olsa süt bulmuştu anneleri. Akşam süte doğrayıp ekmeklerini, yemeklerini yediler ve erkenden uyudular.
Gecenin belirsiz bir vaktinde önce garip bir uğultu ve ıslık sesi gibi bir vınlama ile uyandı Hüseyin, birkaç saniye sonra da korkunç bir patlama sesi yankılandı harabenin duvarlarında. Küçücük ciğerleri alev solumaya başladı ardından, nasıl da yakıyordu, nasıl da içi kavruluyordu. Çaresizce etrafına bakındı, işte kardeşlerinden biri az ötede kaskatı kesilmiş, diğeri ise kıvranarak can çekişiyordu, sanki eli yüzü bembeyaz olmuş gibi, ağzından köpükler geliyor, çırpınıyordu tek bir nefes alabilmek için. Sonra annesini gördü, yavrularına ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da kelime-i şahadet getiriyordu anacığı. Bir tek nefes için neleri vermezdi şimdi, tek bir nefes, ağzı, boğazı, ciğerleri kavrulmadan tek bir nefes. Heyhat, sadece kesik kesik, azar azar, hani öldürmeyecek kadar yakıcı hava giriyordu ve her girişinde içini tel tel ayırıyor, körpecik ciğerlerini parça parça yakıp kavuruyordu. O sırada başucuna gelen annesine bir kez daha baktı çaresizce, “annem” demek istedi, sesi çıkmadı, yandı boğazı, “annem” diyemedi bir daha. Sadece annesinin telkini ile şahadet getirmek istedi, ona da sesi, nefesi yetmedi. Son bir kez baktı anacığının kanlı, gözü yaşlı, yaslı, acıyla kavrulan yüzüne ve işaret parmağını kaldırarak yukarıları gösterdi, küçücük başı anasının göğsüne düşüverdi Hüseyin’in. Köpükler içerisinde kalmış dudaklarına mahzun bir gülümseme yerleşti sonra, gözleri uzaklara takılıp kalmış gibiydi. “Şehadetim kutlu olsun annem, tıpkı babam gibi, ağabeyim gibi, dayım, kardeşlerim ve diğerleri gibi” diyordu sanki. Bosna’da zalim sırpların kurşunlarıyla şehit olmadan önce soran kardeşi gibi soruyordu o da adeta “Çocukları küçük kurşunlarla vururlar değil mi anne?..”
Kıyım korkunçtu, silahsız, savunmasız, hatta günahsız yüzlerce, binlerce masumun ruhları Rabbin meleklerine gülümser ve onların kucaklarında Rahmet-i Rahmân’a kavuşurken, cansız bedenleri, solgun yüzleri ve hayata doyasıya bakamamış, açık kalmış gözleri ile insanlığa bir kez daha şöyle sesleniyorlardı adeta “Bizim suçumuz, günahımız neydi de kopardınız bizi daha henüz adım attığımız hayattan ey zalimler, ey ruhsuzlar, ey insan müsveddeleri…”. Her yerde can pazarı yaşanıyor, babalar, analar can çekişen, inleyen, çaresizce etrafa bakan yavrularına nefes olmaya çalışıyordu, haykırarak, ağlayarak, feryat ederek… Yezit’in izinden gidenler bir kez daha galip gelmiş, Hüseyin ve onun gibi binlerce masum da Hz. Hüseyin’in (ra) izinden Rablerine varmaya kanatlanmışlardı. Yezit’in yolunda gidenler müstakbel azaplarını artırmaya ne kadar da hevesliydiler sahi.
Evet, çocuklar ölmüştü ve ölmeye de devam ediyordu, zalimlerin namlularının ucunda, bombalarının altında. Kabil’le başlayan zulüm sarmalı her asırda artarak, katlanarak bugüne kadar gelmiş ve bugün özellikle İslâm coğrafyasını kana bulamakta. Bütün bu zulüm ve vahşet karşısında analar, babalar, kardeşler, vefat edenlerin yakınları bir yana, insan olan, bir parça vicdanı, bir parça yüreği, bir parça insanlığı olan herkes bir yandan mücadele ederken diğer yandan da gözyaşlarına hâkim olamıyor elbette. Üzülmek, ağlamak, ağlayabilmek, acı çekmek insanî, insana has özelliklerdir zira. Ağlamak, hele hele beşikteki bebelerin, genç yaşta “gök ekini biçmiş gibi” hayattan koparılanların acılarına ağlamak insan işidir dolayısıyla, adam işidir, adam gibi adamlara hastır. Merhametli olanlar ancak başkalarının derdiyle dertlenir ve acısıyla acı çeker, masumlar için gözünden yaşlar süzülür ve sonuç olarak ÇOCUKLAR ÖLÜRSE, ADAMLAR AĞLAR.