Prof. Dr. Yücel ACER
Anakara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Uluslararası İlişkiler lisans derecesi, Sheffield Üniversitesi’nden (İngiltere) Uluslararası Hukuk mastır derecesi, Bristol Üniversitesi’nden (İngiltere) Uluslararası Hukuk doktora derecesi almıştır. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalında, Milletlerarası Hukuk Profesörüdür.
Uzmanlık alanları, Uluslararası Deniz Hukuku, Uluslararası Silahlı Çatışmalar Hukuku ve Uluslararası İnsan Hakları Hukuku dur. Birçok bilimsel makalenin yanında İngiltere’de basılmış Ege Deniz Sorunları ve Uluslararası Hukuk (The Aegean Maritime Disputes and International Law), “Uluslararası Hukukta Saldırı Suçu”, “Küresel ve Bölgesel Perspektiften Türkiye’nin İltica Stratejisi” ve “Uluslararası Hukuk Temel Ders Kitabı” başlıklı kitapların da yazarıdır.
ABD’de, Hawaii Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora sonrası çalışmalar yapmış, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kara Harp Okulu, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Atılım Üniversitesi’nde dersler vermiştir. Halen, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olarak ilmi faaliyetlerini sürdürmektedir.
Doktora yaptığım yıllarda uluslararası deniz hukuku üzerine yazdıklarını hayranlıkla okuduğum Prof. Bernard Oxman, şimdilerde 82 yaşındaki hali ile karşımda Türkçe’ye dair bile ne çok şey bildiğini gösteren konuşmalar yapıyor. Sorular soruyor yorumlar yapıyor. Soyadımdaki “c” harfini nasıl okuduğumuzu ve “c” nin altına nokta konulduğunda nasıl telaffuz ettiğimizi soruyor. Bu harfin Fransızca’da da olduğunu da ondan öğreniyorum.
Ünlü Amerikalı uluslararası hukuk profesörü Oxman, o günün öğleden öncesinde benim Türk boğazlarından yabancı gemilerin geçişine dair verdiğim dersi dinlerken aklına takılan soruları da şimdi soruyor. Kendimi sınavda gibi hissetmem bir yana, Yunanlılarla tartışma çıkmasın diye üstünkörü geçtiğim hiçbir meseleyi atlamadığını da gösteriyor.
Sonra İstanbul’da yakın zamanda kaldığı otelin penceresinden boğazı seyrederken koca gemilerin arasında, boğazda karşı kıyıya ustalıkla geçen tekneleri nasıl hayranlıkla izlediğini anlatıyor. “Bu kaptanlar sanırım aileden gelen bir tecrübe birikimine sahip” diyor. Bizim görüp de takdir edemediğimiz ne çok değerimizi fark ettiğini şaşarak dinliyorum. Daha ne çok değeri kaçırdığımızı düşünüyorum, şaşıyorum.
Marmaris’in 45 km açığındaki Yunan adası Rodos’da New Hampshire Üniversitesi’nin her yıl Rodos Akademisi adı altında yaz okulu düzenliyorlar. Deniz hukuku alanında onlarca ünlü akademisyenin gelip ders vermesini sağlıyorlar. Bu yıl ders vermek üzere ben de davet edildim gittim, konuştum. Verdiğim dersin, dinleyiciler arasındaki ülke çeşitliliğinin ve Oxman’ın konuşmalarının dışında ilgimi çeken her şey Rodos adası ile ilgiliydi.
Bugün Rodos şehrinde 42.000, bütün adada 100.000 civarında insan yaşamaktadır. Geçimini turizmle sağlayan ada, aynı zamanda Yunanistan için de turizm gelirleri bakımından birinci sırasında yer alır. Çanakkale’ye benzer esintili havası, kumsalları, tarihi havasının hemen yanı başında uzanıp giden şaşırtıcı derecede çok sayıda yıldızlı modern otel binaları ve yurt dışında olduğum halde denize doğru baktığımda karşımda buraya doğru mağrur bir şekilde bakan kendi ülke kıyılarımı görüyor oluşum…hepsi ilgi odağı olmaya değer.
Çoğumuzun fark etmediği bir gerçeği daha Rodos limanına varıp da gördüklerim üzerine yeniden fark ediyorum. Rodos dahil bu bölgedeki adalar (Onikiadalar) Osmanlıdan İtalyanlara geçmiş, Yunanlılara daha şunun şurasında 1947 de verilmişti. Yani bu adalarda Yunan izinden çok esasen Osmanlının ve kısmen de İtalyanların tarihi izleri aranabilirdi. Nitelim de öyle. Yanımdaki doğma büyüme Rodoslu genç birkaç yüz metre boyunca Osmanlının ya da İtalyanların yaptığı onlarca binalar gösteriyor. Şimdilerde postane olarak kullanıldığını söylediği Osmanlı yönetim binası etkileyici bir dış görünüşe sahip. İtalyanların yaptığı binalar arasında mağrur bir duruşu var.
Feribotun penceresinden Rodos şehrine ilk bakışımda tam karşımda bir kilise çan kulesinin iki yanında göğe yükselen birer minareli iki cami görüyorum. Ne kadar da Müslüman-Türk bir mekana gelindiğim o derece açık.
Kıbrıs adasından ayrılmak durumunda kalıp Malta’yı ele geçirerek yerleşen şövalyelerin de geçtiği bu şehrin uzun kale surları ne kadar da talep gördüğünün bir kanıtı. Gerçekten de Makedonya’ya, Mısır’a, Roma’ya, 395’te Bizans’a, 654-717 arasında 63 yıl Müslümanlara, tekrar Bizans’a, 1309’da Saint-Jean şövalyelerine (213 yıl) geçtikten sonra Kanuni Sultan Süleyman çeşitli seferler sonucunda 1522’de adayı Osmanlı egemenliği altına kalmayı başarıyor ve adayı sancak olarak Osmanlı eyaletlerine bağlıyor. 1912 yılında İtalyanlara verilene kadar buralar 390 yıl Osmanlı yönetiminde kalmıştı. 1945’te adayı Almanlar işgal ediyor ve Rodos, 1947’de on iki adayla birlikte Yunanistan’a veriliyor. Günümüzde Osmanlı izlerinin silinmeye çalışıldığı söylenebilir. 3000’e yakın Müslüman Türkün yaşadığı bu adanın biri hariç diğer camilerinin çeşitli bahanelere ibadete kapalı tutulduğu söyleniyor. Kale içindeki eski şehri bir kenara koyalım, Kale dışındaki yeni şehirde de Murat Reis Camii ve türbesi bulunmakta.
Onikiadalar ve Rodos esasen Lozan Antlaşması’nın Müslümanların haklarına dair hükümlerine konu olmuş değil. Batı Trakya’da Türk yok Müslüman var çünkü Lozan sadece Müslüman diyor diyen Yunanistan, Lozan Antlaşması’na dayandırdığı bu yaklaşımını Onikiadalar için de uygulayarak sanki buralarda da Türk yok sadece Müslüman var demeye getiriyor. Böylelikle de Türkçe kaynaklı hakları hiçe sayma gayreti içinde.
Kaldı ki restorasyon gibi çeşitli bahanelerle Ada’daki camileri sürekli kapalı tutuyor. Türkiye’den resmi ağızların söylediği gibi hiç bitmeyen restorasyonlar için AB’den aldığı paraları da başka şeyler için kullanıyor. AB’den kimsenin de buna ses çıkardığı olmuyor.
Rodos’da geçen zaman bana geçmişimize dair ne çok somut bilgilerin mevcut ve keşfedilmeyi beklediğini bir kez daha gösteriyor. Hayata anlam veren hususlardan birisinin de, Yaradan’ın önümüze koyduğu hatta bizi içinde yarattığı şu alemi keşfetmek olduğunu düşündürüyor. İmkanlar ölçüsünde hayat, bir yada birkaç mekanda geçirilecek kadar sınırlı olmamalı ya da öyle algılanmamalı. Keşfetmenin, Yaradan’ın bize yüklediği önemli sorumluluklardan birisi olduğu kesin. Siz buna ilim öğrenmek deyin ya da benzer bir şey deyin sonuç hep aynı olacak.
Eline sağlık Yücel hocam.
Kalemine sağlık Yücel hocam senin olana yabancı olmak çok acı özümüze dönmez isek eldekilerde kaybedebiliriz batı bizi hiç bir zaman hazmedemedi