eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Sadettin Ökten: Hikmet

Hayırlı akşamlar cümlenize, vaktin hayrını niyaz ediyorum ve besmele ile başlıyorum. Hikmet. Hepimiz bir gündelik hayat yaşıyoruz. Bu çağın insanına sorduğumuz zaman bu gündelik hayatın temel unsuru nedir diye, geçim der. Siz de kendinize bakın gündelik hayatın büyük bir kısmını işgal eden aktivite geçim, iş. Tabii ki kazanç. Bu böyle bir çağ. Neden geçim, neden iş, neden kazanç, diye sorarsanız. Efendim ihtiyaçlar var diyor, peki güzel. Emeller var diyor, şöyle yapacağım, böyle yapacağım, vesaire. İhtiyaçlar var, emeller var. Bunu da kabul ediyoruz. O halde soruyoruz: Peki bu ihtiyaçlar, bu emeller nereden kaynaklanıyor? Bir kısmı kendimizden. Şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz, diyoruz. Bir kısmı da eski tabirle “el gün ne der” yani toplumdan. Kendimizden gelmiyor ama toplum der ki, bak bak şöyle bir adam ama şöyle bir arabaya biniyor, böyle bir evde oturuyor. Dolayısıyla böyle bir geçim, iş, kazanç üçgeni içerisinde sonuç nedir, diye baktığımız zaman hızlı bir hayat görüyoruz. Özellikle Türkiye’nin kapitalist düzenle gerçek manada tanışması -ki merhum Özal ile başlamıştır- hızlı bir hayat, giderek hızlanan bir hayat. Her hız bir gerilim getirir, araba kullananlar bilirler. Orada çok hızlandığımız zaman küçük refleksler bile büyük sonuçlar doğurabilir. Yani anstabil bir istikrarsızlık söz konusudur. Bu hayatımızda da böyle devam ederken içimizde tedirginlik, geç kalmışlık korkusu her zaman vardır. Bunların sonucunda huzursuzluk duyuyoruz, hayatımızda mutlu değiliz. Fakat biliyorsunuz Bu kainatta her şey zıttı ile kaimdir. Eğer biz huzursuzluk duyuyorsak elimizdeki bütün imkanlara rağmen. Demek ki diyorum huzur diye de bir şey varmış. Onun eksikliğini hissediyoruz. Peki, bu huzur nedir şimdi? Biraz bunun üzerinde konuşalım, oradan hikmete geçeceğiz. Mesela hayatımızda sıkıldığımız, gergin bir anımızda üzüldüğümüz, yoğun bir stres altında kaldığımız bir zamanda ya bir söz duyarız; yahut da bir eylem görürüz. Bir söz veya bir davranış. Ne olabilir? Davranıştan söz edelim: Bizim merak ettiğimiz rağbet ettiğimiz, taaccüp ettiğimiz bir mevzuda bir hazret, bir zat, bir çocuk, bir insan, bir hanım istiğna gösterebilir. Tevazu gösterebilir. Bir ayrı kalış gösterebilir. Bir söz söyler, en basiti “ya nasip, ya kısmet” der. Fakat bunu öyle yapar, öyle söyler ki o hadiseye ait bakışınız bir anda değişebilir. En basiti ile şu bir su plastiği. Geçende Bursa’da bir konferans verirken birdenbire bana da bir ilham geldi. Biliyorsunuz herkese ilham geliyor. Plastik ve suyun beraberliğini düşündüm. Bu kapitalizmin, tüketim toplumunun ortaya koyduğu bir ürün. Düşündüğünüz zaman burada plastik suyun önündedir. Niye? Plastik olmasa ben bu suyu içemem diyeceksiniz. Halbuki su, bizim medeniyetimizde bir manada kutsal bir olgu. Peki, plastiğin yerini tüketim toplumu bize öyle bir değer dünyası çiziyor ki plastik suyun önüne geçiyor. İster istemez plastik suyu baskısı altına alıyor. Buna buradan baktığım zaman bir başka resim görüyorum. Şuradan bakarsam bir başka resim görüyorum. Yukarıdan bakarsam başka bir resim görüyorum. Yaşadığımız modern hayat, isterseniz buna “post modern” de diyebilirsiniz, bizi hep hadisata aynı noktadan bakmaya sevk eder, teşvik eder. Bu noktanın da temelinde çok tüketmek vardır. Kendinize zaman ayırmayın, çok tüketin. Peki, hikmet bunun neresinde? Şöyle bir söz: “Her kazandığın senin rızkın değil.” Belki başkası için kazanıyorsun, başkası için kazanmış olmayasın? Zamanda ve senin zatında bir esrar var, bunun farkına var. Kainatta bir esrar var, bunun da farkına var. Hadisata bir başka gözle bak, her olayın aslını, künhünü, ardını gör ve bunu ifade et. Buna hikmet adını veriyoruz. Zahir hayatımıza hayatın akışı içerisinde, bize belli biçimlerde görülen her olayın, her oluşumun, her tecellinin Şuunat-ı İlahiye’nin arkasında mutlaka başka renkler başka biçimler başka görüntüler vardır. Bu başka biçimleri, başka renkleri, başka görüntüleri hepsini; sözü ve eylemi birleştirerek “Hikmet” olarak ifade ediyoruz. Bu hikmetin sırrını biraz sonra daha net açıklamaya çalışacağım. Ama ilk adımda şunu hemen söyleyebilirim ki hikmet dediğimiz şey bizim gündelik hayatın içinde fark etmediğimiz alışkanlıklarımızla, toplumdan bize gelen dayatmalarla, kendi arzu ve isteklerimizle… Bunlar nefsani olabilir, bunlar bizim aile efradımızın istekleri olabilir. Hayatı aynı akış içerisinde görürken özellikle gerilimli ve sıkıntılı anlardaki problem ortaya çıktı, bizi zorluyor. Hikmeti, hikmet kıvılcımını görme şansımız, görme ihtimalimiz, görme lütfumuz daha da artacaktır. Dolayısıyla sanki bir mihneti bir fazilet, bir fırsat bilmek lazım gelir, diye düşünmekteyim. Daha detaylı konuşacağız ama şunu hemen söyleyeyim hikmet dediğimiz şey bir söz veya bir davranış. Hadisatı bir başka yönde gösteriyor. Ne olduğunu, mahiyetini sonra söyleyeceğim ve ondan sonra da hikmet sahibi insan o bahsettiğim şeyi mutlaka uygulamasını yapmak mecburiyetinde. Yani sadece kendisi söylemekle kalmıyor, o hikmetin hayatımıza yer etmesi için onun mutlaka o zat tarafından uygulanması icap eder.

Şimdi ikinci başlığa geçiyorum: Kabaca bir hikmeti tarif ettik. Hikmet hakkında temel bilgiler neler? İsterseniz burada bir küçük ara sokağa sapalım. Her kazandığın senin rızkın değil, bir başkası için kazanıyorsun. Hayatı, kendini, zatını, kainatı, esrarı ile tanımaya çalış. İster Bektaşi’den söz edelim, ister bir sahil kasabasındaki bir rindmeşrep adamdan söz edelim. Hangisini anlatayım? Hikayeler aynı. Adam sahilde balık tutuyor. Hava güzel, üç beş tane tutuyor, sonra bunları akşam yiyor filan. Oraya tatile gelen bir iş adamı var. Diyor ki, bak gençsin diyor, vaktini boşa geçiriyorsun. Ne yapayım diyor. Adam diyor ki bir ağ takımı al, tekne al, daha çok tutarsın, sonra bir soğuk hava deposu açarsın. Neyse uzatmayayım hadiseyi. Sonuç belli zaten. Eee sonra sonra? diyor. Bunu ihraç edersin, sonra para kazanırsın, sonra büyük işte bilmem neler yaparsın. Dardanel gibi bir büyük bir firmanın olur. Vesaire vesaire. Sonra sonra sonra? diyor. Yaşlanınca sahilde balık tutarsın. O da diyor ki, ben zaten şimdi balık tutuyorum diyor, yani bu kadar çabaya ne gerek var, diyor. Sonunda aynı şey olacaksa. Bektaşi’nin de buna benzer bir hikayesi var. Niye çalışmıyorsun diyorlar. Ufak tefek bir şeyler yapıyorum gündelik çıkıyor. Eskiler “rızk-ı cedid, yevm-i cedid” derlerdi. Yeni gün, yeni rızık. Öyle bakarlardı hadiseye. Ben böyle bakmıyorum. Ben 3 aydan 3 aya maaş aldığım için bugün ayın da 1’i. Çok mutluyum devlet maaşımı inşallah yatırmıştır. İşte evlenirsin, çoluğun olur, çocuğun olur, şöyle gider ev alırsın, tarla alırsın, -o zaman yazlık yok- tarla alırsın, bahçe alırsın. Eee sonra sonra sonra sonra? Hiç diyor, adam ne desin. Laf bitti. Ben zaten şimdi hiçim, ne lüzumu var bu kadar gayrete diyor. Böyle olun demiyorum. Ama yani her gayretimizin sonunda nereye varıyoruz buna bakmamız lazım. Hikmet burada ortaya çıkıyor. Yine benim çok sevdiğim Mehlika Sultan şiirinde;

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;

Daimâ yollar uzar, kalp üzülür:

Ömrü oldukça yürür her yolcu,

Varmadan menzile bir yerde ölür.

Bu kadar. Evet, hikmet İslam medeniyet tasavvurunda insanı iyiye yönlendiren kötüden alıkoyan, emr-i bil maruf; nehy-i anil münker. İyiye yönelmek yetmiyor, kötüden de alıkonması gerekiyor. Sözler ve davranışlar hikmet sahibine Hakîm deniliyor. Ne demek? İşini iyi ve kusursuz yapan bir; ikinci özelliği, Âlim ne demek? Âlim, hadisatın arkasındaki manayı idrak eden. Âlim ve ilmi ile hüküm ve amel sahibi. Demek ki iki ögesi var, bir tanesi işini iyi ve kusursuz yapacak ama bunda bilinç var. İlim sahibi olacak, manayı görecek ve o manaya göre hüküm ve amel sahibi olacak. Peki bunu böyle yapan bir zatı ahdes var mı? Var. Kim? Cenab-ı Allah. Cenab-ı Allah’ın esmasından yani isimlerinden birisi de El Hakîm. Ne demek? Bütün varlıkların en üstün bilgisi ile mücehhez olmak ve bütün varlıklar hakkında hüküm kaza yargı sahibi olmak ve kaza eylemek. “Kün fe yekûn” El Hakîm dediğimiz hikmet sahibi. Peki Kullar? Kullar “Abdülhakim” Hikmet, İslam medeniyetinin temel kitabında 26 yerde geçiyormuş. Ben de bunları dün akşam öğrendim öyle çok bildiğimden filan değil. Merak edip okurken karşıma çıkıyor. İslam medeniyetindeki Temel inanç şu: Allah hikmeti dilediğine verir. Kime veriyor? Tabii insanlar merak ediyor, bana niye vermiyor? Belki vermiştir de biz farkında değiliz. Çünkü ben size şunu söyleyeyim, nice hadisat Cenabı Allah hiçbir kulunu nasipsiz bırakmaz ama Kul onu fark etmez. Allah inşallah hepimizi fark edenlerden eylesin. Hikmeti kime veriyor? Peygamberlerine veriyor, önce onlar seçilmiş insanlar. İslam medeniyetinin temel şahsiyeti olan Rasulullah Efendimiz her işinde hikmetli bir hazrettir. Buradaki hikmet kavramı çok önemli çünkü hem biliyor hem uyguluyor. Uygulamasının sonucunda hakla batıl, akla kara olarak ayrılıyor. Bizim bütün ef’alimizde -kendinize bakın kimseye de söylemeyin- insan iki kişiyi aldatamaz. Biri Cenabı Allah, birisi kendi nefsi. Bilir kendini, ne olduğunu. Bizim bütün ef’alimizde hakla batıl iç içedir ama Allah dostlarında öyle değildir. Cenabı Rasulullah’ta kesinlikle öyle değildir. Bizim bütün ef’alimize, her efalimize şeytan mutlaka karışır. Bir fitne sokar, bir şey sokar, bir şey yapar. Bunu bilmemiz lazım. Hz Peygamberin hayatına baktığımız zaman hadisatın arkasını, kökünü, aslını, esasını gösteren hikmeti. Bütün hayatı böyle. Hem Cenabı Rasulullah’ın beyanından ortaya çıkıyor, hem de davranışı ile idrak ediliyor. Kısaca söylemek gerekirse hikmet dediğimiz şey nebevi bir eğitimdir. İslam medeniyeti bunu böyle algılıyor. Başka uygarlıklarda da hikmet dediğimiz şey bilgelerin sözleri ve davranışları var. Ancak onların sözleri ve davranışları hikemi olabildiği gibi gayr-ı hikemi de olabiliyor. Ona biraz sonra temas edeceğim. Ama Hazreti Peygamberde gayr-ı hikemi bir şey yok. Hepsi bilgece. Tabii bunlar niçin böyle? Bu inananlar için böyle, Müslümanlar için böyle. Her zaman konuşmalarımda söylemeye çalışıyorum; inanmayan bir insan için bu sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Sadece bilgi niteliğindedir. Müslümanlar böyle düşünüyorlar, böyle inanıyorlar ama inanan bir insan için önemli bir mir’attır. Onun için Müslümanlara Cenabı Peygamberi her şeyden çok sevmeleri ve ona benzemeleri emrolunmuştur ki dinleri tamam olsun. Hz. Peygamberin hikmet hakkında tavsiyeleri ve duaları var, yani hadisleri var. “Ya Rabbi bana ve bize hikmet nasip eyle.” Bu bir dua, Hadis-i Şerif. “Hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.” Bu çok mühim bir yol göstermedir. Demek ki buradan şu sonuç çıkıyor, kitaplar uzun uzun yazmışlar yabancı toplumlarda zuhur eden bilgelerden de, tecrübelerden de bir Müslümanın öğreneceği çok şey vardır. Sadece kendi ufkuna, kendi medeniyet tasavvuruna, kendi dairesine bakmayacak. Kendi dairesine baktığı gibi diğer kültürlerde diğer toplumlarda diğer cemaatlerde neler olduğuna da bakacak. Bunun bendenize göre çok net bir izahı var. Çünkü dünya yaratıldı, bütün insanları Cenab-ı Allah yarattı. Onlara bir ömür ve kader takdir etti. Bunların bir kısmı iman ettiler, bir kısmı iman etmediler. Ama hepsi Rahman ismi ile müşerref oldular. Kendilerinin bilmesine gerek yok. Dolayısıyla onlarda da pekala hikmet zuhur eder ama o hikmeti dikkatli bir terazide tartmak lazım. O da İslam medeniyetinin temel kaynaklarıdır. Demek ki “hikmet müminin yetiğidir” hadis-i şerifinde yabancı kültürlere de müstağni kalmaması emir ve beyan buyrulmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber bazı sahabelere hikmet verildiğini beyan etmiştir. Kitaplarda var. İsmini de söylüyor. Bazılarına da verilsin diye dua etmiştir. Bu çizgiyi, bu resmi, bu öğüdü, bu biçimi alan Ashab-ı Kiram hazerâtı ve Tabiin hazerâtı kendi toplumlarında, kendi zamanlarında hikmeti hem teşvik ettiler hem de hakîmane davranmaya gayret ettiler. O halde şöyle bir soru akla gelebilir; -ki benim geldi hemen- Peki, bu hikmeti biz nasıl kesb ederiz? Bir mümin, bir Müslüman nasıl hikmet sahibi olur? Buna farklı ekoller farklı cevaplar veriyorlar. Ben isterseniz önce daha genel manada yani bir tarikata intisabı olmayan, tasavvuf yolunun dışında hadisata aklıyla bakan -ki akıl çok büyük bir nimet- ekolün verdiği cevabı okuyacağım. Diyor ki; bir defa insanın hayatta tecrübe sahibi olması lazım. Yani hikmeti idrak etmesi için insanın bir hayat macerası yaşaması lazım. Eğrisiyle, doğrusuyla. Bu yeterli değil; ikinci şart bir bilgenin taht-ı tedrisinde bulunması lazım. Yani bir hakim ile birlikte yaşaması lazım. Burası ucu açık bir hadise. Haftada bir mi olur, ayda bir mi olur, her gün mü olur… Gönül kimi severse. Bu bir hakîm, bir bilge. O hayatı nasıl yorumluyor, yani bir manada sadırdan sadıra geçen bir talim. Tabii bir üçüncü şart: Nice insanlar vardır ki nice büyük insanlarla karşılaşmıştır farkında değildir. Hikmet’e talip olan zatın feraset ve basiret sahibi olması lazım. Yani kendine baktığı zaman benim eksiklerim nelerdir, bu hadisatın arkasında hangi hadisat vardır? Biri kalp gözü, biri de nasıl söyleyeyim size “nüfuz-u nazar” diyor eskiler nüfuz-u nazarla bakacak hadiselerin arkasına. Böyle olduğu zaman bir süreç, bir müddet zarfında hikmete taalluk eden meselelere bir yaklaşım söz konusu oluyor. Dolayısıyla herhangi bir hadise ile karşı karşıya kaldığında mümin; bu hadisenin zahirini görüyor, belki ona göre tedbirini alıyor ama onun arkasındaki saik de onun için çok mühim bir noktada. Hatta bazen öyle oluyor ki zahire göre hiçbir tedbir almıyor. Çünkü diyor ki bu böyle akacak gelecek, belki gidecek belki gitmeyecek. Ama takdir böyleymiş. Hakîm dediğimiz zat, bilgin dediğimiz zat toplum hayatını yönlendiriyor. Bu mühim bir özellik. Çünkü insanlar o zatın sözlerinde bir ferahlık, bir rahatlık buluyorlar. Davranışlarındaki farklılık biraz evvel sözünü etmeye çalıştığım mesela müstağni kalabilmek büyük bir hoşgörü ile hadisatı karşılamak her insanda bulunmayan bir ruhi derinliği, zenginliği barındırmak bütün bunlar diğer insanlar üzerinde bir etki yapar. Ve Hakîm toplum içinde bir güç sahibi olur. Onun sözleri, davranışları toplumu yönlendirir. Çünkü hikmet herkesin göremediği hakikatleri ihtiva eder ve beliğ bir sözdür. Yani güzel. Şimdi bu Türkçede belâgat, retorik dediğimizde bu anlaşılıyor. Tahmin ederim bunun Türkçesi beliğ. Tabii biz her şeyi güzele irca ettik şimdi. Yani belagatli bir söz, hakimane bir vecize aklıma geldi. Mesela ben çocukken bizim evde gayret etmişiz -ben veya büyüklerim- ama netice anlamamışsa şu söz geçerli: “Galip sayılır bu yolda mağlup.” Belki siz de duymuş olabilirsiniz. Bunun ben sonra, çok sonra Eşbel’de Hamit tarafından söylendiğini öğrendim. Mesela Ziya Paşa’dan; “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez; Zira bu terazu bu kadar sıkleti çekmez” diyor Ziya Paşa. Gibi birisi tarafından söyleniyor ama bir hakikati ihtiva ediyor. Beliğ bir söz, veciz bir söz. Zamanla bu sözün toplumda yaygınlaştığını görüyoruz. Neden? Çünkü toplumun insanlarının problemlerine gerilimlerine şifa oluyor, teselli ediyor. O problemi belki def-u ref etmiyor ama insan artık o problemi problem olarak görmüyor. Biliyorsunuz Hz. Yusuf 7 sene hapishanede kaldı. Çok zor değil mi? Ama o hapishane O’nun için bir mektep oldu. Neden? Çünkü Allah ona o hapishaneyi hissettirmedi. Benim de başımdan böyle bir hadise geçti. Hapishane filan değil, trafik meselesi. Uzun yıllar sonra ev değiştirdik, bir trafik problemi ile karşılaştık. Köprüyü geçeceğiz, geçmeyeceğiz falan. Bir dua aldım. “Evladım Allah sana o trafiği hissettirmesin” ve hissettirmedi. Saate bakıyorum, bir buçuk saat olmuş ama ben gayet rahatım. Yani hayat böyle bir şey, izafi. Bazen öyle anlar olur ki 5 dakika size cehennem azabı olur. Geçmek bilmez ama Allah hissettiriyor, yoğunlaştırıyor veya tahfif ediyor. Böylece eğer toplum bu şifayı alırsa onu kullanıyor. Ve yaygınlaşıyor, yaygınlaştıkça onu söyleyen şahıs silinir. Zaten hikmeti söyleyen şahsa silinmeyi murad eder, bilinmeyi murad etmez. Eski mısralara baktığınız zaman altında “Lâ Edrî” yazar. Silinmek istiyor adam, bilinmek istemiyor. Mesela eski güftelere bakıyorum ben beste yapılmış, “anonim” diyor. Adam beste yapmış bilinmesini istemiyor. Neden? Çünkü ben bir vasıtayım diyor, bu söz bana ait değil birisi söyletti ben de söyledim diyor yani. Hoparlörün mikrofonun bilinmesi gerekiyor mu? Burada esas fem-i muhsin var. Onun arkasında da başka biri var. Yani büyüklerimiz var. Onlardan aldığımızı söylüyoruz. Bu dil ne söylüyorsa mikrofon da onu arttırıyor o kadar. Yani başka bir şey yok. O büyükler de kendi büyüklerinden almışlar, onlar da kendi büyüklerinden almışlar. “El ele, el Hakka.” Rahmetli Mahir Hoca “bu dünyada söylenmemiş hiçbir söz yoktur” derdi. Şimdi bakıyoruz, böyle “sen konuşuyorsun ya” diyoruz. Anlıyor tabii. “Ha ben bu çağa göre o sözleri tekrarlıyorum” diyordu. Biz tabi hocaya çok iltifat ediyoruz, çok seviyoruz Mahir hocayı. Müthiş bir adam. Şimdi ben bakıyorum hakikaten öyle yapıyormuş. Yani büyüklüğü de oradan geliyor zaten. Ben söylüyorum dese iltifat etmezdik. Niye? Nefsimize ağır gelirdi, kaçardık. Söylenmemiş bir söz yoktur bu dünyada diyordu. Sen ne yapıyorsun? Ben eskileri naklediyorum bu çağın diliyle. İşte bu fakir de onu yapmaya çalışıyorum. Büyüklerimizden. Burada esas olan şey Cenab-ı Peygamber bizim cinsimizden. Onun da kaynağı Cenabı Allah. Hikmet, bu söz ve davranış bir emanettir. Geldik en mühim yere. İslam medeniyetinde emanet mutlaka ehline tevdi edilmelidir. Herhangi bir hadise bunun bir talibi var, bir ehli var. Adam sıkılmış, ona hikemî bir söz söyleyeceksiniz, bir davranışta bulunacaksınız; bu adam anlayacak, idrak edecek. Aksi halde emanet ehline tevcih edilmemiş olur. Şimdi geldik bir başka noktaya: Hakîm her zaman doğruyu söylemeyebilir, söyleyemez. O halde hikmet sahibi -tabii peygamberlerin dışından bahsediyorum- her toplumda hakîm bulunur. Söylediği söze bakarız. Bu sözün bizim medeniyetimizin ana kaynaklarıyla olan tevafukuna dikkat etmek lazım. Eğer ana kaynaklarla bir ihtilaf söz konusuysa o hikmetli söz gibi görünen söz bir Müslüman için hakimane bir söz olmaz. Ona bir yol göstermez, çünkü yine İslam medeniyetinin temel kavramları ile konuşuyorum. Ya nefsi yahut şeytan hadiseye müdahale etmiştir. Burada unutulmaması gereken bir husus hikmetin ana kaynağı Cenab-ı Rasulullah’tır. Peki, Cenab-ı Rasulullah’tan sonra onun varisleri bu hikmeti nasıl kazanıyorlar? Şimdi İslam düşüncesine doğru yaklaşıyoruz. Birincisi nasip, bu bir nasip meselesi. Bizim rahmetli Refik abi vardı, Beyazıt’ta. Rahmet olsun diye anıyorum. “Teşkilat Refik” Ya Refik abi, şu arkadaş maşallah işi ilerletti, para kazanıyor. “Üstat, üstat” derdi. Ona Allah “yürü ya kulum” dedi. Peki Ahmet kenarda kaldı. Ona diyor ki, “bekle ya kulum bakalım” diyor. Yani, bekle ya kulum nasip meselesi bu. Nasip meselesini rasyonalite anlayamaz. Ben çalıştım, kazandım der, olmaz. Çalışırsın, kazanamazsın; çalışmazsın kazanırsın. Ondan sonraki ikinci husus; gayret ve riyazet. Nedir o? Yine buyurulmuştur ki her ava giden avlanmadı ama avlanmak için mutlaka ava gitmek gerekiyor. Gayret edersin nasip yoktur, sonuç alamazsın isyan etmek yok, sabır. “Sabır ya hacı” Riyazet ne? Çok basit 3 şartı var, birbirinden kolay. Bu tasavvuf geleneğinde kıllet-i taam, kıllet-i menam, kıllet-i kelam. Dedikten sonra ben konferansı burada keseyim çünkü kesreti kelam oldu. Yani az yiyeceksiniz, az uyuyacaksınız, az konuşacaksınız. Her lakırdaya bilirim diye atlamayacaksınız. Gayet basit, yapabilene aşk olsun derlerdi eski büyükler.

Böylece genel bir hikmet tanımlaması yaptık. Şimdi biraz daha genişletelim hadiseyi. Çünkü İslam bu temel olgudan yola çıkıyor ve adım adım dünyaya yayılıyor. Şöyle baktığımız zaman hadiseye, o yola çıkışı nereden? Mekke ve Medine. Cenab-ı Peygamber devri bitiyor, sonra Hz. Ömer devrinde kuzeye, batıya ve doğuya doğru yayılıyor medeniyet. Buralarda antik dünya ile karşılaşıyor. Her karşılaşma bir medeniyetin hem müspet hem menfi taraflarını gündeme getirir, ortaya çıkarır. Güçlü bir medeniyet tasavvuru varsa bu karşılaşmalardan yararlı çıkarsınız. Güçlü bir medeniyet tasavvurunuz varsa bu karşılaşmaların müspet taraflarını alır kendinize mal edersiniz. Medeniyetinizi zenginleştirirsiniz. Eğer tasavvurunuz zayıfsa o zaman o karşılaştığınız yeni tasavvurular sizi dejenere eder, bozar, renginizi değiştirir. Dolayısıyla bakıyorsunuz küçücük bir site devletten ortaya çıkan medeniyet tasavvuru o zamanki dünyanın iki süper gücüyle karşılaşıyor: Birisi Bizans yani Şarki Roma, zaten Batı Roma o zaman yıkılmış. Diğeri de Sasaniler. İki büyük güç ve bunları çok kısa bir zamanda dönüştürüyor. Önemli olan bu dönüştürme sırasında tabi ki Hikmet ve Felsefe düşüncede yayılıyor. O zaman şöyle bir anlayış daha netleşerek ortaya çıkıyor. Kainatın her alanına yayılmış bir hikmet var yani bu kainata baktığınız zaman buradaki bütün verilerin, buradaki bütün hareketlerin, buradaki bütün olguların arkasında bir zahir var bir de batın var. Bir mana var ve bu mana kainatın yaratılış sebebi. Newton kanunlarının konuş sebebi, termodinamik kanunlarının konuş sebebi. Hepsinin arkasında Allah’tan neş’et eden bir hikmet var. Bu yani düz bir makine değil ki. İnsanlar bir makine yaptıkları zaman ona bir anlam, bir fonksiyon yüklüyorlar. Fantezi olsun diye makine yapmıyorlar. İnsan dediğimiz Halifetullah kendisi bir makine ortaya koyduğu zaman ona bir anlam, bir fonksiyon, hatta bir simge yüklemekle kalmıyor onu kullanıyor. O halde insanı yaratan Cenabı Allah da bu sun’una, bu muhteşem kainata bir mana mutlaka ilka etmiştir. İçine yerleştirmiştir. Hikmet işte o manayı görmek. Bununla kalmıyoruz kendi vücudumuza bakıyoruz, fizyolojimize, zihnimize bakıyoruz. Akıl gücüne, duygularımıza bakıyoruz. Kalp gücüne… Bütün bunlarda da bir zahir var, bir de batın var. Geçen de bir yerde konuşurken ortaya çıktı, dedim ki “lisan düşüncenin tümünü ifade edemiyor, mahdud. Neden? Siz kendinize bakın, zihninizdeki çağrışımlar birbiri peşinde gelir gider ve o çağrışımların ancak belli bir kısmını lisanla ifade edersiniz. Ama gözleriniz lisanın söyleyemediğini söyler. Jestleriniz lisanın söyleyemediğini ifade eder. Kime? Anlayana. Ya duygu dünyası? Onu hiç ifade etmek mümkün değil. Kelimeler mahdut, duygular geniş, düşünce geniş. Duygu ondan daha da geniş. Duygu çünkü bir noktada sonsuzu idrak edebiliyor. O sonsuz ne? Cenabı Allah. Ona doğru bir yola çıkıyor. Onun için aşkın lisanı olmaz. Aşk bir halettir, bireysel yaşanır onun lisanı olmaz, o ifadeye gelmez. Siz en çok aşk dersiniz geçersiniz. Ya da yazısını yazarsınız. “Aşk bu yahu” diye herkes de ona bakar siz de bakarsınız. Ama gerçek aşk o değildir. O sadece yazısıdır. Nasıl baklava demekle baklavayı tatmış olmuyorsunuz, mutlaka yemiş olmanız lazım. Efendim çok tatlı. Peki baklava tatlı, ne bileyim, başka tatlılardan farkı ne? Basit bir şey değil mi? Fizyolojik bir hadise. Bir de ruhun, kalbin hallerini tefekkür edin. Demek ki öyle bir hikmet var ki hem bedenimizde, hem yaşadığımız kainatta. Bunun hepsi Cenabı Allah’tan neş’et ediyor. İnsan dediğimiz varlık bunu fark etmek mecburiyetinde. Bunu bilmek mecburiyetinde, bunu anlamak mecburiyetinde. Çünkü insan kainatta yaşıyor. İnsan da mekandan beri değildir. Kainatta yaşayan insan yaşamakla kalmıyor, İslam medeniyeti ona diyor ki “ey insan bu kainatı sana musahhar kıldım” Ne demek o? Emrine verdim, bu kainatı sen kullanacaksın, bu kainata tasarruf edeceksin diyor. E o zaman nasıl kullanacağım? Bu soru gündeme geliyor. Ha bunun cevabı gayet kolay: Bu kainatın yaratılış hikmetine muvafık mı kullanacağım, muhalif mi kullanacağım? Sanayi devrimi ile birlikte modernite bu kainatı hilkatinin hikmetine muhalif kullanmaya başladı. Dünyadaki huzursuzluğun ta başta bahsettiğim hızlı yaşamanın, “el gün ne der”in bilimum hâdis -ki Türkiye bunlarla daha yeni yeni tanışıyor Türkiye daha çok işin başında bir ergen çocuk gibi yeni yeni tanışıyor- Çünkü insan dediğimiz varlık hilkatin hikmetini kavramadı batı dünyası. Reddetti, muhalif davrandı. Muhalif davrandıkça bedelini ödüyor. En basit hadise şimdi biliyorsunuz küresel ısınma diye bir şey var. Bu küresel ısınmanın bedelini hepimiz ödüyoruz daha da ödeyeceğiz. Neyse biz artık hayatın sonuna geldik. Gençler düşünsün onu da bilemem. O halde demek ki bu kainatın hikmetini idrak etmek mecburiyetindeyiz. Bu kainatın hikmeti Allah’a mahsus bir hikmet. Sadece ona ait bir hikmet. İnsan bu hikmeti idrak etme çabası içine girdiği zaman Cenabı Allah’a doğru adım adım yol alıyor. Tasavvufta bunun adına fenafillah yolculuğu dediler. Bu hikmeti idrak etme çabası beşeri gücün elverdiği nispetlidir. Hepimizin bir beşeri gücü vardır. Bunun en tipik örneği bedensel gücümüzdür. Akli gücümüzdür. Nedir o? Muhakeme edemeyiz bir yerden sonra kafamız karışır yahut unuturuz veya bunarız. Akli gücümüz elden gider. Çocuk sabi, 3-5 yaşında. Çok kolay aldatabilirsiniz, muhakeme edemez. Bazı insanlar vardır yaşı büyür ama gönül safiyetini muhafaza eder. Bazısı da hinlik yapar. İşte gücümüzün elverdiği neyse hilkatin hikmetini idrak etmek mecburiyetindeyiz. Bu idrak hadisesi etrafımızdaki hadiseleri, olguları, olayları, kavramları idrak etmekle; artı yüzünü görmekle başlar. Ondan sonra İslam’ın koyduğu naslara göre doğruları ve eğrileri ayırırız. Doğruları tasdik ve kabul ederiz ve onları uygularız. Batı toplumu birçok şeyi gördü ama kabul etmedi ve uygulamadı. Uygulamadığı için de bugün bütün insanlığa huzur, sükun ve mutluluk veremiyor. Başta kendi insanı olmak üzere. İşte bu süreç aklın kemalidir. Akıl bu süreçte kemal sahibi oluyor. Kısaca söylemek gerekirse, hikmet aklın kemalidir. Akıl dediğimiz zaman iki şeyi kastediyoruz; bir tanesi pratik akıl, bir tanesi ise kendinizi idrak etmek için kullandığınız akıl. Daha aşka girmedik ha. Akıl bazındayız ama biz kendimizi, içimizdeki beni aklımızla idrak ediyoruz zaten. Aşk gelirse eğer, akıl falan kalmaz orta yerde. Ama biz kendimizi doğruyu eğriyi ancak aklımızla idrak edebiliriz ve bu aklımızı kemal için kullanmak mecburiyetindeyiz. Doğru eğri dedim. Dini hükümler dedim, bu hükümlerin hepsinin birer hikmeti vardır. Hükümleri koyan, vaz eden. Benim mesela son yıllarda çok kullandığım bir şey var: Şer’i kanunları vaaz eden kaynak ile bu suyun terkibini vaaz eden kaynak aynı kaynaktır. Halk eden. Newton yasaları -ki ben inşaat mühendisiyim söylediler orada, ondan para kazanıyorum- Newton yasaları da, onu vaz eden kaynak da aynıdır. Yalnız bu sekülerite bizi ikili bakışa itti. Dedi ki din ayrı, dünya ayrı. Ben de bunu kabul ettim. Güzel. Hakikaten din ayrı olunca rahat, oh bak dünyada istediğin gibi yaşa. Sonra Cuma günü camiye git. Hutbeyi dinle. Yahut Pazar günü kiliseye git, rahat et. Ama sonra düşündüm ki dünyadaki yasaları koyan da, serbest düşmeyi bakın düşüyor bunu koyan da, zina etme diyen de, şarap içme diyen de aynı kaynak. O zaman din dünya nasıl ayrı oluyor? Ona da aklım ermedi, hala da ermiyor. Sizin belki erer bilemiyorum. O halde konulan her kuralın arkasında bir teşri’i hikmet var. İslam mütefekkirleri korunması gereken değerler 5 tane diyorlar: Sayıyorlar; Can, akıl, namus, din ve mal. Aklın düşmanı içki, namusun düşmanı zina, malın düşmanı hırsız. O halde cezalandırılacak, korunacak. Bu kadar basit, bunu böyle idrak etmezseniz. “Yahu bu yasaklarda nereden çıktı, keyfime göre yaşıyordum, ne güzel oluyordu” dersiniz ama idrak ederseniz, gayet mantıksal bir idrak safhası içerisinde yapmamaya çalışırsınız. İslam medeniyeti biraz evvel sözünü ettiğim coğrafyalara yayılınca orada kadim Hristiyanlıkla tanıştı, doğuya doğru gidince Zerdüştlerle, Hindistan’a doğru gidince de Brahma ile tanıştı. Kadim Yunan’la tanıştı. Bu tanışmalar sonucunda kendisine yeni bir zemin oluşturmak için 9. asırda Bağdat’ta Beyt’ül Hikme’yi kurdu. “Hikmet Evi” Beyt’ül ilim değil bakın, adı Beyt’ül Hikme. Hikmet evini kurdu. Neden. Çünkü ilmin arkasında bir hikmet var. İlim bilmek ama o hadisatı bildikten sonra nedenini, niçinini, nasıl konduğunu ardını, gayesini tefekkür etmek hikmete giriyor. Beyt’ül Hikme 9. yüzyılda Bağdat’ta kuruldu. El Memnun devri. Harun Reşid’in muhteşem oğlu. Beyt’ül Hikme’nin kuruluşunda kadim dünyanın bütün eserleri Arapçaya çevrildi. Aklımda kaldığı kadarıyla 17 aile. Mütercim ailesi. İçinde Nasranîler var, Yahudiler var, Ateşgedeler var, Brahmanlar var. Var oğlu var. Kadim dünyanın bütün dillerinden bir altyapı oluştu o zaman Hikmet nasıl olayların arka planını araştırıyorsa Kadim dünyadaki Hakimler de hadisatın arka planını araştırmışlardı Kadim dünyadaki hakîmlerin en başında Aristoteles geliyor. Yazılı eser bırakan. Sonra da bizim Eflatun dediğimiz Platon geliyor ve onların eserleri ile beraber doğudan ve batıdan felsefe, felsefi ilimler ve aklî ilimler İslam dünyasına girdi. İslam dünyası bunlarla tanıştı ve bu tanışmadan sonra bir başka istılah olarak hikmet kelimesi felsefe ile eşdeğer olarak kullanılmaya başlandı. Kadim Grekçe’de filozofi Filo Sofia. Filo seven demek Sofus da hikmet demek. Hikmet seven, bilgi seven. Hikmet sevgisi. Dolayısıyla felsefi ilimlere bir manada İlm-i Hikmet denilmeye başlandı. Nedir bu felsefi ilimler? Metafizik yani duyuların ve deneyimin ötesindeki âleme ait bilgilerimiz, düşüncelerimiz ve spekülasyonlarımız. Bir tanesi bu. Böyle bir alem var, bunu hissediyoruz, seziyoruz, oradan haber geliyor ama biz o alemi görmüyoruz. En üstte bu. Sonra Tıp. Bedenimizle ilgili. Bakın o zamanın hekimleri, tıp ile uğraşanlar bedeni sadece fizyoloji olarak ele almıyorlar. Mevlana’da biliyorsunuz padişah, hasta kızı ve hekim hikayesiyle başlar Mesnevi. Yani hastalık vardır ama hastalığın arkasında onu doğuran bir başka saik vardır. O saik fizyolojik bir saik değildir. Şimdi doktorlar yeni yeni “Efendim ne oldu, stresten oldu, kanser stres mide. Bende çok olur. Stresten ne demek, stres buhran, gerilim, depresyon. Geçen gün televizyonda duydum 8 milyon kişi depresyon ilacı, hap atıyormuş. 5 milyonu hanımlar, 3 milyonu erkekler. Hanımlar daha depresif oluyorlar. Tabii kocaları iyi bakmıyor. Ne yapsın kadıncağızlar. Çok şey istiyorlar ya, bir de tabii o var. Sonra bir başka felsefi ilim Fizik. Biraz evvel sözünü ettim “kainata ibretle bakınız” diyor. Fizik, işte bildiğiniz fizik ilmi bir felsefi şey olarak görün bakın. Onu da kopardık biz. Fiziği bir mekanik olarak görüyoruz. Yaparım, atarım, keserim. Hayır arkasında onun bir hikmet var. Dolayısıyla bütün bunlara İlm-i Hikmet denmeye başladı. Çünkü insanın ve eşyanın künhü, esası bir manada hikmetle alakalı. Ben hatırlıyorum ya babamdan ya büyük dayımdan duydum. Eskiden fiziğin adı İlm-i Hikmet-i Tabiiye imiş. Bir Arapça tamlama. Tabiatın hikmetinin ilmi. Newton dediğimiz bir adam var. Büyük İngiliz mekanikçisi, onun kitabının adı Doğa Felsefesinin İlkeleri. Latince yazıyor kitabını herif. Doğa Felsefesinin İlkeleri. Çünkü doğada da bir hikmet var. Adam öyle bakıyor. Peki fizik ve tıp tamamen hilkatin içerisinde. Tıp tamamen hilkatle alakalı bir şey. Canınız sıkılır, tansiyonunuz çıkar. Canınız sıkılır, mideniz ağrır, çok sıkılırsanız kanser olursunuz. Allah muhafaza, evlerden ırak. Demek ki hikmet dediğimiz şey hayatın bütününü kapsıyor. Hayatımızda hikmet dışında hiçbir şey yok ama seküler anlayış bizi bizden kopardığı gibi fizikten de hikmeti çıkardı. Tıptan da hikmeti çıkardı. Eski hekimler hastaya bakarlardı, şimdiki hekimler hastalığa bakıyorlar. Hekime gidiyorsunuz size bir bakıyor, bakmıyor bile. Yazıyor kan, idrar şu, bu, bilmem ne. Bunları yap getir diyor, yapıp getiriyorsun. Onlara bakıyor, yat diyor. Tamam kalk diyor, ilacı yazıyor, ameliyat bilmem ne diyor. MR diyor. Bir taraftan da tabii hastanenin döner sermayesi dönüyor. Allah muhafaza, öyle bir resim içerisinde. Eski hekimler önce hastaya bakarlar ve düşünürler. Ben öyle hekimler biliyorum ki reçetenin içine bir Besmele-i Şerif yazarlardı. Gayet basit, hastaya bakarlar en az isterler. Çünkü her müdahale, kan almak, tansiyon bakmak hastayı irite eder. Zaten gergin bir haldesiniz, sizi bir rahatlatır.

Demek ki sekülerite, modernite fizikten ve tıptan hikmeti ayırdı içinden.

Sonra size şunu söyleyeceğim hikmet bir söz veya bir eylem dedik, şunu da söyleyim, hakîm, hikmet sahibi adam bunu uyguluyor hayatında. Onun altında âlim var, onun üstünde ârif var. Bu ne demek şimdi diyelim ki bir şey oldu, bir problem çıktı. Ne olsun mesela bir para kaybettiniz veya bir yerden bir imkan gelecekti olmadı. Küçük çocuğunuz diyor ki size, baba üzülme diyor, hayatta böyle şeyler olur diyor. Şimdi o çocuk biliyor, para kaybı olduğunu ama bunları söylemesi başına gelmedi ki oğlum diyemezsin. İşte âlim o. Biliyor ama o deneyimden geçmemiş. Hakîm o deneyimden geçmiş. Peki, Arif ne? Arif için var ve yok bir. Olur veya olmaz hiç fark etmiyor. Bir. Böyle bir adam o pek bir şey söylemiyor. Sadece gülümsüyor, varken de gülümsüyor, yokken de gülümsüyor. Siz de hep gülün inşallah. Bu kadar.

  • Bu yazı Saadettin Ökten Hocamızın Hikmet adlı konuşmasından deşifre edilerek yazıya aktarılmıştır.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Poyraz dedi ki:

    Benzer yazılar okumak istetiz emeğinize sağlık