Türkiye’de eğitim sisteminin iki temel eksiği olduğunu belirtmişti Nurettin Topçu: Eğitim ve sistem. Gün geçmiyor ki bu tespiti doğrulayan bir gelişme yaşanmasın. Bilindiği üzere mayıs ayında yapılan seçimlerden önce 45 bin öğretmen ataması yapıldı. Öğretmenlerin güvenlik soruşturması vs. gibi işlemlerin ardından 1 Eylül itibariyle göreve başlayacakları açıklandı. Büyük kısmı deprem bölgelerine atanan öğretmenler, göreve başlayabilmenin heyecanı ve bunun ne zaman ve nasıl olacağının endişesi içinde gidip geliyorlar. Bu vesileyle birkaç hususun altını çizmekte fayda görüyorum.
Eğitim-öğretim faaliyetinin kaderini belirleyen şey söylenen şeyden ziyade neyin, nasıl, nerede, hangi koşullarda söylendiğidir. Şayet söylenen ile uygulamada olan arasında bir örtüşme yaşanıyorsa burada önemli bir mesafe alınmış demektir. Eğitim-öğretimin anlamlı bir nitelik gösterme imkanından bahsedilebilir bu durumda. Ancak yine de söylem ile eylemin uygunluğu kendi başına niteliğin göstergesi olamaz. Ayrıca bu söylenen ve uygulamada olanın kalitesine, gerçekliğe, ihtiyaçlara, içinde bulunduğu koşullarla etkileşimine vs. bakmak gerekiyor. Bazı durumlarda pekâlâ söylem düzeyi gelişkin ve de yaşamla uygunluğu kabul edilebilir olmayan eylemlerin örtüşmesine de şahitlik ediyoruz. Bunun da büsbütün dünyadan kopukluğun bir alamet-i farikası olarak kaydetmek ve ayrı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Diğer taraftan söylenen ile uygulanan arasındaki makasın açıldığı dolayısıyla resmi anlatının, görünür söylemin etkisizleştiği, çözüldüğü hatta son derece hırpalayıcı, kötü, etkili bir eğitimin kamuflajına dönüştüğü gerçekliklerden bahsetmemiz gerekiyor. Bizim durumumuzu örnek olarak verebileceğimiz bu eğitim vaziyetinin üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Kötü organizasyon, beceriksiz yönetim nedeniyle büyük bir emeğin, kaynağın ve şüphesiz çok daha önemlisi hayati bir imkânın heba olmasına yol veren ve üstelik devam ettiği müddetçe sağlıklı bir çözümden de bizi alıkoyan bu yozlaştırıcı girdabı, bu kötü terbiye eden, değersizleştiren gidişatı açık etmek gerekiyor. Daha da somutlaştıralım. Öğretmenlerle, öğretmenlik mesleği ile ilgili resmi anlatı malum. Gerçekliği görünmez kılma motivasyonu da yüksek olan bu anlatı bize öğretmenin yüce değerinden, öğretmenliğin emsali olmayan kıymette bir meslek oluşundan bahseder. Bu anlatıda öğretmen, öğretmenlik insan-meslek hiyerarşisinde rakibi olmayan bir statüdedir. Öğretmenlik kutsal meslektir, öğretmen mucizeler yaratan sıra dışı bir figürdür. Çok muhatap olduğumuz için içeriğine, boyutlarına şahit olduğumuz bu anlatıyı detaylandırmanın lüzumu yok. Uygulama da ise başka bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz ise apaçık önümüzde duruyor. Mali ve özlük hakları itibariyle öğretmenin, öğretmenliğin bir anlam ve önem taşımadığı lisanı hal ile gösteriliyor. Meslek bu kadar önemliyse, kıymetliyse, stratejikse bunu nereden, neresinden anlayacağız? Toplum olarak, devlet olarak hangi değeri verdiğimizle ölçebiliriz bunu ancak. Çok kıymetli ancak bu kıymeti gösteren mali haklardan yoksun, özlük haklarından yoksun. Basit, sıradan bir memur. Hatta şu anki mali göstergelerle bakıldığında bırakın basit bir memuru herhangi bir eğitim almamış insanlardan da düşük düzeyde sosyo-ekonomik haklara sahip. Diğer bir husus hangi ilişkiye muhatap kılındığınızdır. Kendi görev alanınızda, işinizi yürüttüğünüz ortamlarda ne tür bir değer gördüğünüzdür. Yazıya başlarken belirttiğim gibi ataması yapılan 45 bin öğretmenin göreve başlamasına 10 günlük bir süre kalmış durumda. Göreve başlamanın heyecanı içinde olan bu öğretmenlerin büyük kısmı hala ne olacağını, nasıl olacağını bilmedikleri belirsiz ve alabildiğine değersizleştiren, önemsizleştiren, kendilerinin ve dolayısıyla mesleklerinin saygınlığını aşındıran tahripkâr bir terbiyeden geçiyorlar. En az lisans düzeyinde eğitim almış gencecik öğretmenlerimizi aylardır “güvenlik soruşturması devam ediyor”, “göreve başlarken yanımızda diplomanın aslı mı olacak yoksa mezuniyet belgesi yeterli mi?”, “1 Eylül’den itibaren mesaj gelecek, göreve başlayacaksınız” gibi açıklamaktan ziyade belirsizliği derinleştiren işlerle meşgul ediyoruz. Daha göreve başlama sürecinde muhatap kıldığımız işlerle, işlerin düzeyiyle özsaygılarını talan ettiğimiz insanların fiili durumlarını görünmez kılmak için de boyutlarını kestiremediğimiz bir güzelleme anlatısı kullanıyoruz. Deprem bölgesine ataması yapılmış, gideceği okul yıkılmış, nerede kalacağı belli olmayan öğretmene “şu zamanda şu koşullarda görece başlayacaksınız” gibi basit bir bilgilendirme yapacak durumda değilseniz eğitim-öğretimin hal yoluna koyulmasını beklemek akla ziyandır. Atama süreci kendi başına kötü bir terbiye süreciydi. Başvurusu, mülakatı vs. Şimdi atama yapıldıktan göreve başlama süreciyle biriktirdikleri özsaygıları biraz daha yok edilecek. Nasip olursa göreve başlandığında da zaten kalan heyecanları, idealleri, özsaygıları MEB ve okul girdabında tüketilerek yine Topçu’nun ifadesiyle basit bir baremliye çevrileceklerdir. Başvurusunu aldığınız, atamasını yaptığınız bir adayın aylarca “güvenlik soruşturması yapılıyor” demenin ne anlamı var? Günümüzün teknolojik imkanlarında “şu evrağı getir, bu evrağın aslı olmazsa olmaz” gibi anlamı olmayan angarya işleri yürüterek insanları değersizleştiren işleri yürüttüğümüz yerde anlamdan, önemden, değerden bahsetmek kendini kandırmaktır. Türkiye’de en büyük terbiye edici devlettir ve maalesef çok kötü terbiye edicidir. İdeolojik-politik müdahalelere gerek kalmadan üstelik. Normal işleyişi değersizleştiriyor, kötü terbiye ediyor. Devlet nezdinde ne toplum ne insan değerli. Hatta denilebilir ki devlet kendisine bile değer ve önem atfetmiyor. Aksi olsaydı yani kendisine önem, anlam ve değer atfediyor olsaydı işlerinin, insan kaynağının ve toplumunun değer, anlam ve önem taşıyacak şekilde olmalarını gözetirdi. Bunu da en basit bürokratik işlerde, gündelik akışın seyrinde gösterirdi. Karşılığı olmayan abartılı söylemlerde değil.
Abdulbaki Değer