Malûm olduğu üzere, müfredat denilince ilkin akla maarifte bir program, bir eğitim ve öğretim döneminde işlenecek konular gelir. Aslında müfredat kelimesine tek başına baktığımız zaman ise kelimenin Arapça mufred “tek, yalnız” kelimesinden çoğul eki -āt ile mufredāt şekli hayat bulmuştur. Dolayısıyla kelimenin lugatimiz Kubbealtı’ndaki ilk mânâsı, “Basit şeyler, mürekkep olmayan şeyler” demektir. Bu mânâya misal olarak Ergun Göze’den alınan şu cümlede ise müfredatın maarif sürecindeki konumu açıkça ortaya konulmuştur:
“Talebe hocasından ders alır (…) Önce harfler, sonra müfredat, daha sonra da mürekkebat öğrenilir.”
Mürekkebat ise “maddeler, birleşikler” mânâsına gelir. Dilbilgisinde ise “Birleşik fiil, isim, sıfat, zarf gibi kelime gruplarına verilen ortak isim ve birleşikleri” karşılar. Yani mürekkebat ne kadar birleşik ve karmaşık bir süreç ise müfredat da o oranda basit ve anlaşılır bir süreç olmalıdır. Aksi takdirde sürecin akamete uğraması kaçınılmazdır. Bu bağlamda bizdeki müfredatın değerlendirilmesini de elbette alanının uzmanlarına bırakıyoruz.
Müfredatın lugatteki ikinci mânâsı ise “Bütünü bilinen bir şeyin ayrıntıları, maddeleri, tafsîlâtı” demektir. “Şimdi bunu size müfredatı ile anlatacağım” derken biz, aslında daha önceden açıkça ortaya koyduğumuz, yani esaslarını belirlediğimiz şeylerin sonra müfredatına gireceğimizi ilan ederiz. Bu durumda müfredat, asla amaç değil, araç olmalıdır. Âdeta hukukta usulün esastan önce gelmesi durumudur bu. Sadece uygulanabilirliğine dair bir esas içermelidir. Yoksa hazırlanan müfredatın hiçbir geçerliliği yoktur. Uygulansa bile bu mânâsındaki gibi sadece bir ayrıntıdan ibaret kalacaktır. Tabii bu ayrıntı, muhatabı nezdinde bir karşılık bulmamış; sadece hazırlayanların yanında bir değer taşıyan bir ayrıntı olarak kalacaktır.
Diğer taraftan burada müfredat demiş iken tefsir ilmi içerisinde müstakil bir disiplin haline gelen Garibu’l- Kur’ân’dan da bahsedilmesi gerekir. Kur’ân’da geçen kelimelerin anlam alanlarının ayrıntılı olarak tespitine ilişkin bu disiplinde pek çok kitap telif edilmiştir. Ancak hem kapsamı itibarıyla ve hem de derinliği itibarıyla Ragıp el-İsfahânî’nin telif ettiği “Müfredâtu Elfazi’l-Kur’ân” özel bir öneme sahiptir.
Müfredatın üçüncü mânâsı ise edebiyatta bir tür şiir olup “müfret, tek beyitler” için kullanılır. Seçme veya yazma şiir mecmualarına baktığımızda ise bunların daha ziyade eserin sonlarında karşımıza çıktığı görülür. Dolayısıyla burada da müfredatın bir tür olarak ayrıntıdan ibaret olduğu açıktır. Lugatte kelimenin son mânâsı olarak “Müfredat programı, öğretim programı”nın verilmiş olması bu bağlamda oldukça manidârdır. Zira müfredat, elbette lisandaki kazandığı mânâlara da bağlı olarak lugatteki son mânâsı ile de bir ayrıntıdan ibaret kalmıştır.
Kısacası yukarıdan açıkça anlaşılacağı üzere aslında müfredat bir ayrıntıdan ibarettir. Yani ne için kullanılırsa kullanılsın bir amaç değil, bir araçtır. Dahası bir bütünü hizmet etmeyen veya bir bütünün parçası olmayan bir müfredattan da istenilen fayda maalesef hiçbir zaman elde edilemez efendim!