Adam, Abraham, Josef gibi isimlerin bizim lisanımızdaki karşılıkları da bellidir: Âdem, İbrahim ve Yusuf Aleyhisselâm. Aslında bu peygamberlerimiz, tüm kutsal kitaplarda da geçerek insanlık için vahdete dönük kıymet üretirler ve dahi bizzat kutsala içkin olduklarından da kıymet üretmeye hâlâ devam ederler. Aynı zamanda insanlığın en kadim ve en etkili prototiplerini (=ilk örnek) oluşturdukları için de siyasî, sosyal, ekonomik, yani toplum hayatının tüm taraflarını tanzim etme niteliğini haizdirler. Fakat bu hakikattan mahrum olanlar, maalesef onları sadece telmihe dönük tek bir kalıptan (arşetip) ibaret görürler… Evet onlar, hakikatın illeti oldukları için bir kalıptır, fakat bu kalıpta da insanlığın aşkın kıymetlerini tüm zaman ve zemine teşmil ederler. Dolayısıyla Âdem’in (a.s.) inşası, tüm insanlığın da inşası mânâsına gelir.
Maarif ise tamamen insanlığı bir inşa sürecidir. Biz bu inşa sürecinde binlerce yıllık bir tecrübeye de sahip olduğumuz halde, “Hafıza-i beşer, nisyanla maluldür” fehvasınca işleri zorlaştırmış, hatta içinden çıkılamaz hale getirmişizdir. Evet, esasında hikmet bakımından hafıza nisyanla müsterih de olabilir amma, insanların yeri geldiğinde kadim fabrika ayarlarına dönmesi şarttır gayrı. Aksi takdirde her alanda sürekli bir kaos hali kaçınılmaz olur! O halde biz de töreli gelenekte en sık iktibas edilen, “Allâh, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti” (Bakara, 31) âyet-i celilesinden hareketle insanlarımıza isimleri ve isimlerin tecellilerini , yâni kısaca âdemi hakkıyla öğretmenin yollarını ve çarelerini bulmalıyız.
Malûm olduğu üzere “âdem”, “ilk yaratılan insan ve ilk peygamber” demektir. Süleyman Çelebi Hazretlerinin de güzelce ifade ettiği üzere Cenab-ı Hak âlemi âdem ile müzeyyen kılmıştır:
“Hak Teâla çün yarattı Âdem’i
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi”
Fakat âdemin doğrudan kemâle dönük bir tarafı da vardır. Tıpkı Kaygusuz Abdal’ın şu şekilde tanımladığı gibi:
“Bu âdem dedikleri
El ayakla baş değil
Âdem mânâya derler
Sûret ile kaş değil”
Nitekim Tanzimat devrinin aynı zamanda büyük divan şairi Ziya Paşa’mız da bu hilkat ve hakikattan yola çıkarak insana şöyle bir mânâ vermektedir:
“Âdem ona derler ki garazdan ola sâlim
Nefsinde dahi eyleye icrâ-yı adâlet”
Ayrıca lisanımızın beşerî âleminde âdem ismine bağlı olarak, “Âdem baba” (arg.), “Âdem evlâdı”, “Âdem-zad”, “Âdem-zâde”, “âdem elması”, “ademî”, “âdemî”, “ademiiktidar”, “âdemîlik”, “ademimerkeziyyet”, “ademimes’ûliyet”, “ademimutlak”, ”ademimüdâhale”, “ademitâkip”, “ademitecâvüz”, “ademiye”, “âdemiyyet”, “âdem oğlu” ve “âdem otu” şeklinde pek çok ehemmiyeti haiz kavram da ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bizim maarifteki inşa sürecinde, âdemden muradın aslında onu hayatıyla tüm dünyaya şamil kılan kıymetleri olduğunu bihakkın öğretmek gibi bir mecburiyetimiz de vardır. Aksi takdirde yüzde bir dilime bile fırsat tanımayan, kapış kapış giden proce okullarına girmek için kendilerini heba eden çocuklarımızı asıl bizler heba etmeye devam edeceğiz…
O halde samimiyseniz gelin, şairin “adem olma âdem ol gör âlemi” dediği gibi çocuklarımızı “adem” etmeden onları birer “âdem” gibi yetiştirelim! Onları, tıpkı bir at yarışına benzeyen bu sınavlardan artık kurtaralım! Bakın o zaman inşaAllah göreceksiniz ki bu millet geçmişte olduğu üzere bin yılları inşa etmeye muktedirdir!
Tabii burada, “adem”e ehemmiyet vermediğimiz kesinlikle akla gelmesin! Zira “adem”in yokluğun ötesinde, vahdet-i vücut düşüncesinde doğrudan O’na (C.C.) ve “adem âlemi” şeklinde âhirete dönük bir yanı da vardır. Dolayısıyla âdem, ademden de vâreste değildir.
O halde asıl bize düşen, çocuklarımızı sadece “âdem”de veya “adem”de kalmadan yetiştirebilmenin çarelerini bulmak ve yöntemlerini üretmektir! Şayet bunlardan birini tercih edeceksek de mutlaka âdemi tercih etmeliyiz! Yoksa dünya ve âhirette bunun vebali çok büyük olur vesselam!
Ârifî soylamış, görelim cânım ne soylamış:
maarifte âdem gerek
rah-ı hakka adem gerek
Ârifî’yem bu dünyada
Havva ile Âdem gerek…
Erhan ÇAPRAZ