eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Murat ERTAŞ

Erzurumlu… Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. 1994’te özel öğretim kurumlarında çalışmaya başladı. 1999’da kendi kurumlarını kurdu ve 2022’de emekli oldu. Radyo ve televizyonlarda kültür, sanat ve şehir programları hazırladı. Yayımlanmış yedi kitabı var. Dil ve Edebiyat dergisinin yayın kurulu üyesidir. TDED Erzurum’un başkanıdır.

    Kendisini Cemiyetin Kurtuluşuna Adayan Kırk Münevver Hanım

    Anadolu ve Balkanlar 11. asırdan 19. asra kadar dinî ve tasavvufî mahfillerde terbiye edilirken bir yandan da medreselerle İslamın doğru kaynaklardan anlaşılması, sapkın mezheplerin tesirinin kırılması, ilimde ve bilimde terakki amaçlanmıştır. Selçuklularda ilk medrese Tuğrul Bey tarafından 1040 yılında Nişabur’da kurulmuştur. Medrese teşkilatlanmaları Bağdat, Herat, İsfahan, Basra, Merv, Amul ve Musul’da devam etmiştir.

    Bu eğitim ve ruh inşası daha sonra bir cihan devleti olacak Osmanlı Beyliğinin kurucu iradesi olmuştur. Osmanlı devletinin 18. asır itibariyle zayıflamasını fırsat bilen Hıristiyan dünyası yine eğitim ve gönül hareketiyle Anadolu’yu Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine başlamıştır ki “misyoner okulları”nın teşkilatlanması tastamam bu amaca yöneliktir.

    Misyonerler 19. asır Osmanlı devletine “İncil Ülkesi” (Bible Land) gözüyle bakar olmuşlardı. Hıristiyanlar için çok önemli pek çok merkez Anadolu’dadır. Misyonerler kendi ifadeleriyle “Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar, silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır.” Bir Amerikan misyonerinin 1880 yılındaki raporunda ifade ettiği gibi “Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarı” olarak görülmüştür.

    Osmanlı Devletindeki misyoner okulları yabancı devletlerin müdahaleleri yüzünden yeterince denetlenemiyordu. Dolayısıyla misyon okullarında İslam ve Türk aleyhtarlığı işleniyordu.

    Misyonerlik faaliyetlerinin öneminin anlaşılabilmesi için, Katolik Hıristiyanların lideri Papa II. Jean Paul’un 1999 yılında yaptığı Noel konuşmasının iyi anlaşılması gerekir. Papa konuşmasında, “Birinci Bin yılda Avrupa’yı Hıristiyanlaştırdık. İkinci Bin yılda ise Afrika ve Amerika kıtasını. Üçüncü Bin yılda ise hedefimiz Asya’dır.” demiştir. Bu da gösteriyor ki Evanjelistlerin dünyayı İslamsızlaştırma politikalarında değişen bir şey olmamıştır.

    Osmanlı Devleti İslam devletine ve milletine doğru hızla ilerleyen tehlike karşısında bazı önlemler almıştır ama yıkılmaktan kendisini kurtaramamıştır. 1900 yılında Dârülfünun bünyesinde kurulan ve sekiz yıl içerisinde sadece 88 mezun veren Ulûm-ı Âliye-i Diniye bu amaçlıdır.

    21 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen İstanbul Dârü’l-Fünûn Talimatnamesiyle Tıp, Hukuk, Edebiyat ve İlahiyat fakülteleri kurulmuştur. Öğrenim süresi üç sene olarak belirlenen Dârülfünun İlahiyat Fakültesi, aynı sene üç yüze yakın öğrenci ile eğitim-öğretim hayatına başlamıştır. Yeni kurulmuş Cumhuriyet’in hemen akabinde rağbet gösterilen bir kurum olarak Dârulfünun İlahiyat Fakültesi, zengin müfredatı ve hocaları ile kendi döneminin önde gelen eğitim kurumlarından biri halini almıştır. Dokuz yıl boyunca eğitim-öğretim hayatına devam eden fakülte, başta gördüğü rağbetin azalması ve hatta öğrenci bulunamaması münasebetiyle 1933 yılında kapatılmıştır.

    10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikle Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra dinin üzerinde baskıların artması ve kamusal alandan dinin çıkarılması Dârülfünun İlahiyat Fakültesi’nin kapatılmasında tesirli olmuş.

    Alim olmasa da arif olan Anadolu insanı bir savunma mekanizması olarak dinsiz bir eğitimin kendisine yaşattığı endişeyi “Okuyup gâvur mu olacak?” cümlesiyle dile getirmiştir. İslam ve Kuran üzerindeki baskı büyüklerimizde bir “cenderme (jandarma) korkusu” üretmişti. Türkçe ezandan sonra, Kuran-ı Kerim’in ve dinî kaynakların gizli okunması büyük bir travmaydı, yedi düvel ile Allah Allah diye savaşıp vatanını kurtaran Müslüman Türk milleti için. Bu aziz milleti millet yapan en güçlü unsur olan din kültürü ve bizatihi İslam bu topraklarda doğrudan veya dolaylı olarak “gericilik” yaftasıyla dışlanıyordu. Hıristiyan Batı’nın ortaçağı ve skolastik düşüncesi bizim sahte ve hain aydınlar tarafından kendi tarihimize uyarlanmaya çalışılıyor ve yeni nesiller bu çizgide yetiştirilmek isteniyordu.

    Dine karşı mesafeli olunan bir ortamda 1949’da kurulan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bu toprakların bin yıllık İslamî şahsiyetini inşa etmekten uzak kalmış, alternatif olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüleri açılmıştır.

    12 Mart 1971’de Atatürk Üniversitesi’ne bağlı kurulan “İslamî İlimler Fakültesi”nin adı bile çok kıymetlidir. Ancak, bu fakülte de 1983’te MEB’e bağlı Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsü ile birleştirilerek İlâhiyat Fakültesi adını almıştır.

    Dönemin sosyo-politik gerçekleri muhafazakâr veya mukaddesatçı ailelerin kızlarını okutmasına pek de uygun değildi. Başörtüsü problemi bunların en önemlisiydi.  1980’lere kadar gerek İHL’lerde ve gerekse ilahiyat fakültelerine kız öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı.

    Tüm bu olumsuzlukları halk kendi mahfilleriyle telafi etmeye çalışıyordu. Türkiye’de birbirinden farklı cemaat ve cemiyet oluşumları dinî hassasiyete sahip sivil halkın ruh ve gönül dünyasını tamir etme iddiasıyla hizmet yarışına girmişlerdi. Bunlardan biri de yakından tanıdığım, Gölbaşı’nda Gümrük Cami yanında hizmet veren Karasu Kütüphanesi’ydi. Millî Görüşçülerin İslamî ruh terbiyesine dair derslerin, konferansların verildiği bir kıraathaneydi o mütevazı mekân…

    12 Eylül 1980 İhtilalinde orası da kapatıldı ve Karasu Kütüphanesi’nin maddî ve manevî birikimi birkaç yıl sonra Abdurrahman Gazi Vakfı’nı doğurdu. İlk olarak Erzurum İHL Ortaokulu’ndayken Mumcu Caddesi’nde bir binanın üst katında tanıdığım AGV yıllar içerisinde Millî Görüş çizgisinde dinî-ilmî şuurun verildiği sivil eğitim merkezi olmuştu. Birçok değerli ismin emeği vardı. Bugün akademide, iş dünyasında, siyasette, yurt içinde ve yurt dışında nice insan bu eğitim yuvasında yetişti, çevre edindi, kendisini var etti.

    Ülkemizde Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde, eğitimde ve kamusal alanda Müslümanlar üzerindeki baskılar kalksa da nesillerimizi başka tehlikeler bekliyordu: zenginleşme, şehirleşme, özgürlük, ekran ve dijital dünya…

    Siyonist ve masonik güçler ile kapitalizm canavarının kontrolündeki internet teknolojisinin ve sosyal medya platformlarının dünyayı ahlâksızlığa, tek mahalleye, tek kültüre, tek yaşama biçimine, aynı alışkanlıklara ve tek inanca sürüklediği bir dönemde resmî okullar ve örgün eğitim maalesef Müslüman aileyi inşa etmede ve korumada çok da yeterli olmadı. Dünyanın her yerinde ve ülkemizde kendisini küresel akışa bırakan insan cinsi türedi.İnsanımızı uyandırmayaserdengeçtiler, delibaşlar lâzım, hayatını hesapsızca İslam davasına vakfeden gönül ve hizmet erleri lâzım… Öğrenciden ziyade talebeler lâzım, talep edenler…

    İşte böyle bir ortamda Erzurum’da ilim ve irfan adına çok mühim ve kıymetli bir ilim meclisi, bir inisiyatif meclisi oluştu. (Evet, nasıl ki Hıristiyan dünyası için Türkiye Asya’nın anahtarıdır, mülk-i İslamın kilidi olan mübârek ve mürebbi şehir Erzurum da Türkiye’nin anahtarıdır.) Yüklendikleri mesuliyet ve talip oldukları ilmî derinlik bakımından bana Osmanlı’daki Enderûn’u hatırlatan 40 Hocahanımın, muhterem Mustafa Ağırman hocamızın rehberliğinde Abdurrahman Gazi Vakfı’nda bir münevver hareketi başlatması beni ziyadesiyle etkiledi. Kimi lisans kimi yüksek lisans mezunu Hocahanımlar AGV’nin hizmet binasında Prof.Dr. Mustafa Ağırman, Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu, Prof.Dr. Zeki Koçak, Prof.Dr. İsmail Altun, Prof.Dr. Osman Gürbüz, Prof.Dr. Tuncay İmamoğlu başta olmak üzere birbirinden değerli yirmi hocadan ve Erzurum’a yolu düşen münevver ve ulemadan Fıkıh, Tefsir, Arapça, İlmihal, Dilbilim, Mantık vb. İslâmî ilimler konusunda ciddi dersler alıyorlar. Hocahanımlar hem ders alıyor hem ders veriyor.

    Hocahanımlar da şimdiye kadar yaklaşık iki yüz hanım talebe yetiştirmiş. Her biri Arapça, Peygamberler Tarihi, Ortadoğu Ülkeleri, Çağdaş İslam Akımları, Cemaatler ve Cemiyetler, İslam Coğrafyası, İslâmî İlimler sahasında bir konuda uzmanlaşmış. Her biri kendi ihtisaslaştığı kürsüde ders veriyor, makale yazıyor, sunumlar yapıyor. Hem çağın ruhunu okuyorlar hem ilmî araştırmalar yapıyorlar.

    Tastamam “Münevver Mektebi” olup gönüllülüğe dayalı bu İslâmî hareketin Hatuniye Medresesi’nin (Diğer adı Çifteminareli Medrese) olduğu Erzurum’da başlatılıp yürütülmesi nasıl da şehrin ruhuna münasip olmuş.

    Evet, insanın ve bir milletin ilk muallimi olan annelerin, hanım kızların dinî ve beşerî ilimlerle, sanat ve edebiyatla kuşanmaları bizi istikamete çekecek çok mühim bir harekettir, beklenen talim ve terbiye metodudur. İlimde ve sanatta kendilerini yetiştiren hanımların her biri hezarfendir, desek yanlış olmaz. Onlar ki kaneviçe işler, oya yapar gibi nesillerin ruhunu motif motif, desen desen, renk renk işlerler. Çocuklar anneler elinde şereflenirler.

    Hayatını ilme, aziz milletimizin ve ümmetin selametine adayan, derin bilgisi ve görgüsüyle Bacıyân-ı Rûm’u hatırlatan hanımlar bayram sonrası yaş grubu fark etmeksizin cemiyetten kendilerine başvuran genç kızlara, her meslekten hanımlara ve annelere yönelik eğitim programı başlatıyor. Bu eğitim programından istifade etmek isteyen hanımlar Abdurrahman Gazi Vakfı’nın (AGV) sosyal medya hesaplarından programa başvurabilirler.

    Rabbim başta hayatını cemiyete ve ümmete adayan muhterem Mustafa Ağırman Hocamız olmak üzere bu mukaddes hizmetlerinden dolayı emeği geçen herkesten razı olsun, Rabbim muvaffak eylesin, her bir hoca hanımı iki cihanda aziz eylesin.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Omer Akbulut dedi ki:

      Maşallah maşallah Allah muvaffak eylesin
      Murat Hocayada tebrikler, istifade ettim.