Her dönemin hassas konularından biri olmuştur keramet. Kimi zaman mucizeyle karıştırılmış kimi zaman istismar konusu olmuştur. O yüzden alimler keramet üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Here ikisinin de olağanüstü (harikun li adetillah) olay olması, aralarındaki benzerlik bu karıştırmanın temelini oluşturmaktadır. Bu yüzden mucizeyle arasındaki farkın ortaya konması keramet konusundaki kafa karışıklığını büyük ölçüde gideremeye yardımcı olacaktır.
Matüridî mezhebinin önde gelen alimlerinden Ebu’l-Muîn en-Nesefî (ö. 508/1115) keramet hassasiyetini önemseyen alimlerden biridir. Eserinde bu konuya nispeten geniş yer ayırmıştır. Özellikle kerametin mucizeyle karıştırılmasını önüne geçmek için aralarındaki farkı açıklamış, yanı sıra gösterişe dönüştürülen kerametin aldanmaya ve kibre yol açması ihtimaline dikkat çekmiştir. O, bu konudaki görüşlerini dört maddeyle özetlemiştir:
Benzer kaygı ve hassasiyeti sûfîlerin önde gelenlerinden Abdulkerim el-Kuşeyrî (ö. 465/1072) de ifade etmiştir. Onun uyarıları ise şöyledir:
KISA AÇIKLAMA
Yukarıda sıralanan maddeleri biraz açmak gerekirse, bir peygamber hem kendisini hem davasını hem de elinde gerçekleşen mucizeyi gizleyemez, hatta mucizeyi inkarcılara karşı meydan okuma şeklinde sunması gerekir. Veli kişi ise hem velayetini hem de kendisine ikram olunan kerameti gizlemeye çalışır, asla iddialı bir şekilde ortaya çıkmaz. Bir başka deyişle o, Yüce Allah’ın lütfu ve ikramın meydan okuma ve gösterişe dönüştürmez, dönüştürülmesine izin vermez.
Mucizenin hikmet ve amacı ilahî davayı tasdik etmenin yanında inkarcılar, müşrikler ve kendini bilmezlere karşı peygambere destek olmaktır. Buna karşın keramet inanç, ibadet ve ahlakî yaşantısı tutarlı olan muttaki ve muhsin kişilere Yüce Allah’ın bir ikramıdır. Bunun bir sınama boyutunun olduğu da unutulmamalıdır. Öte yandan kerametin yayılmasının ve insanlar tarafından abartılmasının, insan olması hasebiyle veli denilen kişide vesvese şeklinde olumsuz yansımaları olabilir, neticede aldanma ve kibir meydana gelebilir. Hatta bu gelişme velilik sıfatını kaybetmeye bile yol açabilir.
Bu noktada velinin çevresindeki kişilere de sorumluluk düşmektedir. Onların sorumluluğu, veli bildikleri kişilerde gördükleri kerametleri ifşa etmemek ve hassasiyetle gizleme yoluna gitmektir. Çünkü peygamberler dışında hiçbir kişiye korunmuşluk (musumiyet) özeliği verilmiş değildir. Zaten Hz. Muhammed’in (sav) son peygamber olması dolayısıyla günümüzde mucizeden bahsedilemez. Buna rağmen ulemanın ikisi arasındaki fark üzerinde hassasiyetle durmalarının nedeni, kerametin mucize gibi kullanılma ihtimali ve istismarıdır.
Ayrıca keramet farklı şekillerde tezahür edebilir. Sözgelimi Kuşeyrî’nin dediği gibi güzel ve sâlih rüyalar da bir keramettir (er-Risâle, s. 365). Öyleyse bunların da gizlenmesi gerekir. Görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatmak ise keramet uydurmakla aynı anlama gelir. Nitekim Hz. Peygamber rüya uyduran kimsenin ahirette asla yapamayacağı iki arpa tanesini birbirine düğümlemek cezasına çarptırılacağını bildirmiştir. Tecrid-i Sarih’i tercüme ve şerh eden Kamil Miras bu hadisin açıklamasında rüya yalancılığının “en çok düzme sofular ve yalancı evliya taslaklarında görüldüğünü” dile getirir. (Buharî, “Ta’bir”, 45; Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, DİB Yayınları, VIII, 522).
Sonuç olarak İslam inancına göre dünya hayatında kişiye verilen her imkân imtihana tabidir. Keramet de bir imkandır ve o da imtihana tabidir. Keramet hususunda hassasiyet, sorumluluğu hafifletmenin yanında çeldiricilerden ve şeytanî ayartıcılardan korunmayı sağlar. Keramet olmadığı halde uydurma yoluna gidilmesi ise sorumluluğun katlanmasını ve rüya örneğinde olduğu gibi öte dünyada buna uygun cezaya çarptırılmayı beraberinde getirir.
4 Şevval 1446 / 2 Nisan 2025
Cağfer KARADAŞ
Kadının adet bezini göstermek ne kadar ayıpsa kerameti izhar etmekte aynen ayıptır