İnsan neye yönelirse onu görür. Dimağını, düşüncelerini, kelimelerini neyle yüklerse hayata bakışı da o istikamette tecelli eder. Bu yöneliş, biyolojik bir bakma faaliyetinden ziyade zihnin ve kalbin istikamet almasını ifade eder. Bizim kadim geleneğimizde bakış, niyetle başlar, niyet ise idraki belirler. Bu belirleyiş nazar ve nazır arasındaki bakış ilişkisi gibi kalpten bakmayı içine alır. İnsanın baktığı şey, zamanla onun anlam dünyasını kurar. Algı, dile sirayet eder. Dil düşünceyi, düşünce ise fiili inşa eder. Bu nedenle insan, nesnenin kendisini değil, onda tecelli eden manayı hatırlar. O nedenle biz gördüklerimizi değil, gördüklerimizin biz de uyandırdığı mana haritasını hatırlarız. Eğitim, bu manayı fark edebilme istidadını kazandırdığı ölçüde anlamlıdır.
İnsanın kıymeti, sahip olduklarıyla değil, taşıdığı ahlakla ölçülür. Mal, makam ve görünür başarılar varlık alanına aittir. İnsanın hakikati ise değer alanında belirginleşir. Yusuf kıssasında olduğu gibi suretteki güzellik, sîretteki merhametle tamamlanmadığında eksik kalır. Medeniyetimiz ile anlam kazanan bakış, insanı “emanet taşıyıcısı” olarak görür. Bu emanetin özü merhamettir. Bilgiyi çoğaltıp hikmeti eksik bırakan bir eğitim, insanı olgunlaştırmaz. Kalpten süzülmeyen bilgi, zihinde yığılır fakat varlığa sirayet etmez.
İnsan, yüzüyle görünür, gözle idrak eder. Göz, dış âlemin değil, iç âlemin de tercümanıdır. Aklın tezahürü dilde ortaya çıkar. Dil, düşüncenin şekil kazanmış hâlidir. Düşünce berraklaştıkça söz durulur. Söz, insanın varlık karşısındaki ahlaki imzasıdır. Eğitim, dili biçimlendirirken aynı zamanda şahsiyeti inşa eder. Kelimeler nötr değildir; her kelime bir yöneliş, her cümle içe doğru kıvam kazanan bir değer taşır.
İnsan, ilk terbiyesini anneden, ikinci terbiyesini yaşadığı çevreden alır. Mekân, insanın ruhuna siner. Fakat en derin terbiye, hayatın kendisinden gelir. Hayat, tekrar eden imtihanlarla insanı olgunlaştırır. Bu tecrübe, salt bilgiyle değil, idrakle anlam kazanır. Eğitim, yaşanmışlığın ham malzemesini anlamlı bir forma dönüştürdüğünde hikmet üretir. Hikmet, bilginin ahlakla birleşmiş hâlidir.
Mutluluk, insanda bir hâl meselesidir. Ulaşılacak bir sonuç değil, sürdürülecek bir istikamettir. Sabır, bu istikametin temelidir. Sabır, pasif bir bekleyiş değil, bilinçli bir sebat hâlidir. Eğitim, insanı yalnızca dış dünyaya hazırlamaz; iç dünyasını da tanzim eder. İç düzeni kurulmayan bir insan, dış başarılarla huzur inşa edemez.
Bu sebeple iyilik, öğrenilen bir değer değil, inşa edilen bir bilinçtir. İyiyi görmek, bakış terbiyesi ister. Medeniyetimiz, bu durumu “nazarın tezkiyesi” olarak ifade eder. Karanlık kendini dayatır, iyilik ise talep ister. İyiyi düşünen, iyi bakar, iyiye bakar. İyiyi gören, iyiyi konuşur. İyiyi konuşan, iyiliği çoğaltır. Eğitim, bu çoğaltma sürecini beslediği ölçüde terbiye edici olur.
Dünyanın iyilikle kurtulacağı fikri, salt teorik bir iddia değil, varlığa dayalı bir zorunluluktur. Çünkü varlık, iyilikle anlam bulur. İnsanın hem dünyevî hem uhrevî düzeni, niyet, duygu ve fiilin ahenkli birlikteliğine bağlıdır. İyilik, fiilden önce niyette başlar. Niyet sahih olduğunda yol da istikamet kazanır.
Tasavvuf, gönlü merkeze alır, gönül ise dille beslenir. Dil kirliyse gönül bulanır. Bulanık gönülden berrak söz akmaz. Bu nedenle eğitim, önce dili arındırmakla işe başlar. Sert ve hoyrat söz, önce sahibinde hasar bırakır. Dil tezkiye edildiğinde kalp de tezkiye olur. Kalbi arınan insan, varlığı düşmanlıkla değil emanet bilinciyle ve hilmiyetle okur.
Bir söz ile yazımıza nihayet verelim: ‘’Kusur sökük gibidir. Görenide olur, öreni de…’’
Sonuç olarak eğitim, insana kusuru teşhir etmeyi değil, kusuru onarmayı öğretendir. Kusur sökük gibidir; bakmak kolaydır, örmek emek ister. Bizim terbiyemizin hedefi, gören gözden önce onaran el yetiştirmektir. İnsan neye yönelirse ona dönüşür. Eğitim, insanı iyiliğe yönelttiği ölçüde kemale hizmet eder. Sözün özü her güne bir iyilikle başlayalım, her güne bir iyilik bırakalım.