Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin en büyük şehri olan Köln’ün Kerpen Kasabası’na 6-11 Şubat 2025 tarihleri arasında gerçekleştirmiş olduğum beş günlük gezi notlarımı paylaşmıştım. “İstanbul’dan Köln’e Gezi Notları” başlığıyla yayımlanan bu yazılara pek çok olumlu geri bildirimler aldım. Almanya’da hâlen yaşayan ya da değişik vesilelerle daha önce Almanya’da bir süre yaşamış olan dost ve akrabalarımın olumlu değerlendirmelerini almış olmam, gözlem ve tespitlerin isabetine delil teşkil etmesi açısından memnuniyet verici oldu. Bunun yanında yurt dışına çıkmamış pek çok dostumuzun da benzer içerikte olumlu değerlendirmelerde bulunmaları memnuniyeti artıran unsurlardandı.
Gezi notları yayınlandıkça bazı dostlarımdan aldığım geri bildirimler bana farklı değerlendirmeler yapma ve yeni bakış açıları edinme fırsatı sağladı. Bu geribildirimlerden biri aynı zamanda sosyoloji doçenti olan kıymetli bir meslektaşımdan geldi. Bazı değerlendirmeler, mizahi üslupta dile getirilmiş olsa da arka planda pek çok gerçeğin barındığı hissediliyordu. Kıymetli meslektaşımın çocukluk ve öğrencilik yıllarının bir kısmının geçtiği Almanya sürecine dair Türkiye ile mukayeseli olarak kullandığı çarpıcı cümlelerinden birisi “hayatımın en lezzetli dönerini Almanya’da yedim.” cümlesiydi. Bu ifade, başlangıçta damak zevkine dair ya da çocukluk dönemine hasret babından bir değerlendirme gibi görünse de ciddi bir analizi hak eden cümle niteliğini haizdi.
Bilindiği üzere günümüzde beslenme ihtiyacının pratik yoldan giderilmesi amacına yönelik en yaygın yemek çeşitlerinin ilk sırasında yer aldığını söylememiz mümkün olan dönerin, ortaya çıktığı ve geliştirildiği coğrafyanın Anadolu olduğu bilinmektedir. “Taş yerinde ağırdır” atasözü gereği anavatanı Anadolu olan dönerin en itibarlı ve lezzetli hali, dönerin üretildiği coğrafyada olması gerekirken Almanya’da olması manidar bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Almanya’daki dönerin ortaya çıkışının 70’li yıllara kadar götürüldüğü ve gurbetçi Türkler tarafından yaygınlaştırıldığı bilinmektedir. Her iki ülkede Türkler eliyle satışı yapılan dönerin diğerine göre lezzet açısından daha beğenilir olmasının sırrı ne olabilir?
Elbette Almanya’daki dönerin Türkiye’dekinden daha lezzetli olmasını, üretim aşamasındaki standartlara ve kaliteye bağlamaktan başkaca bir nedeni olamaz. Çünkü Alman toplumunda, her sektör için belirlenmiş standartlara uyulma zorunluluğu o sektörde çalışanların hayatının idamesini sağlayan en temel unsur olarak görülmektedir. Kaliteli hizmet ve mal sunumunun görev olduğu bilinci, tüm sektörlerde ilke olarak belirlendiğinde ve buna göre denetim mekanizması işletildiğinde, toplumsal memnuniyetin de sağlanacağı açıktır.
Hegel ve Fichte’nin devlet siyaset ve toplum felsefesi ile şekillenen Alman toplumunun, Kant’ın “ödev ahlakı” bilincine sahip bireylerden oluşturulmaya çalışılması nedeniyle “sorumlu vatandaş” ve “güçlü devlet” inşasının mümkün olduğunu söyleyen sosyolog dostum, bizde eksik olan hususa çok açık ve net şekilde işaret etmekteydi.
Yaklaşık bir asır öncesinde İslamcı fikriyatın sözcüsü sayılan Sebilürreşad Mecmuası adına 1913 senesinde Avrupa Seyahatine çıkan Ömer Ferit Bey’in “Avrupa Mektupları” ile aynı mecmuanın başyazarı Mehmet Akif Bey’in 1914 yılında gerçekleştirdiği Almanya seyahatine dair kaleme aldığı “Berlin Hatıraları” başlıklı şiirinde Avrupa’nın bilimde, teknolojide, mimaride ulaştığı seviyeye dair hayranlık uyandıran gözlem ve değerlendirmelerin yanında bireysel ve sosyal hayata dair gıpta edilecek manzaralara değinilmiş olması tam da “sorumlu vatandaş” ve “ güçlü devlet” ilkelerinin varlığından kaynaklanmaktadır. Aradan geçen koca bir asra rağmen hâlâ benzer nitelikteki değerlendirmelerin yapılıyor olması, kapatılamayan farktan kaynaklanmaktadır. Ancak bu süreçte az da olsa bizdeki olumlu gelişmelerin varlığı da gözden uzak tutulmamalıdır.
Başlangıcını Tanzimat’a hatta 18. asrın sonlarına kadar götürülmesi mümkün olan bu farkın gittikçe artarak devam etmesini, toplum olarak genellikle dini ve kültürel gerekçelerle açıklama yanlışlığına düşmeye devam ediyoruz. Yaklaşık iki asırdır Batı’nın örnek/model alınarak aklın ve bilimin kutsandığı ve seküler zihniyetin hakim kılınmaya çalışıldığı bir süreci yaşamamıza rağmen, hemen hemen her alanda Avrupa standartlarının gerisinde olduğumuz ortadadır. Çağdaş yaşamın, şekle dair görünür niteliklerini benimseyip hemen adapte olmamıza karşın, öze dair vasıflarını sergileyebildiğimiz söylenemez. Seküler dünya görüşüne göre kurgulanan ve hayata geçirilen kamusal ve toplumsal düzeneğe rağmen çıktılardaki defoyu her defasında dine, kültüre, toplumun gelenek ve göreneklerine bağlama yanlışlığında ısrarcı olduğumuz görünüyor.
Sosyolog dostumun yine mizahi bir üslupla dile getirdiği geribildirimlerden biri de “Batıyı gezdikçe insanın gavur olası geliyor değil mi?” sözüydü. Bu sorunun cevabının aslında “En lezzetli döneri Almanya’da yedim.” cümlesinde saklı olduğu söylenebilir.. Çünkü her iki ülkedeki dönerin imalatçısı ve satıcısı Türk olmasına rağmen Almanya’daki dönerin lezzetinin, bireyin “ödev ahlakı”ndan ileri geldiği anlaşılıyor. Bu ahlak bizde de yerleştikçe dönerin kalitesi ve lezzetinin artacağından kuşku duyulmasın. Bu ahlakı tanımlayan en temel unsurun ise kadim geleneğimizin mihenk taşlarından olan “Kendisi için istediğini başkası için de istemek” ilkesinde yattığı açıktır. 14 asır öncesinde Hz. Peygamber (sav) tarafından dile getirilen bu ilkeyi toplum olarak özümsemek, yine “Bizi aldatan bizden değildir.” hadis-i şerifini bireysel ve toplumsal hayatımızın merkezine yerleştirerek “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır.” düsturunu en önemli motivasyon kaynağı olarak görmek bireysel ve toplumsal hayatımızı gıpta edilecek düzeylere çıkaracak ilkelerdendir.
Literatürde “Allah’ın tabiatı yaratıp devam ettirmek ve toplum hayatını düzenlemek üzere koyduğu kanunlar” (TDV İA) adıyla tanımlanan ‘Sünnetullah’ta mündemiç ilkeler coğrafyaya, zamana ve toplumlara göre değişmez. Allah’ın evren için belirlediği tabiat yasalarının sebep-sonuçilişkilerinde değişmezlik ve kesinlik söz konusu iken vahyin belirlediği toplumsal yasaların sebep-sonuç ilişkilerinde ise bir esnekliğin mevcut olduğu bilinmektedir. Yani vahyin bildirdiği toplumsal yasalara uyulmaması halinde “imtihan” sırrına binaen “sonuç” ertelenebilmekte ya da ötelenmektedir.
Netice itibarıyla tabiat ve toplum için belirlenmiş ilahi yasaların yani ‘sünnetullah’ın, inanan inanmayan ayırımı yapmadan tüm toplumlar için değişmez ve taraf tutmaz ilkeler/yasalar manzumesi olması hasebiyle bu yasaları keşfedip hayata geçiren ve bu yasalardan yararlanan toplumların diğerlerine göre elbette farkı olacaktır. Bu fark bilim ve teknolojinin tüm alanlarında kendini göstereceği gibi, erdemli toplumun oluşumunda da kendini açıkça gösterir. Bu durumun Şark ve Garp için istisnası söz konusu değildir. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Nitekim Hasat Yasası da bunu gerektirir.
Dr. Hasan YILDIZ