İslam iktisadına göre üretilen çözümleri anlamak ve yeni meselelere çözüm üretmek için birincil (asli) kaynaklarda çözüm bulunamadığında ikincil (fer’î) kaynaklara müracaat edilir. Yetkin bir İslam hukukçusu ve İslam iktisatçısı bu kaynaklara dayanarak içtihadını ortaya koyabilir ve hiçbir mesele çözümsüz kalmaz.
İkincil kaynakları toplu bir bakış ile yedi başlıkta toplamak mümkündür: Maslahat-ı mürsele (mesalih-i mürsele/istishâb), istihsan, örf, sedd-i zerâyi’, şer’u menkablenâ (bizden öncekilerin hukuku/geçmiş şeriatler), sahâbî kavli, ıstıshâb. Bu kaynakların birincil kaynaklarda (Kitap, Sünnet, Kıyas, İcmâ’) olduğu gibi bir tedrici sırası söz konusu değildir. Bu kaynakları kısaca açıklayıp örneklendirmede fayda var.
Maslahat-ı mürsele, “hükmün kendisine bağlanması insanlara fayda sağlayan veya zararı gideren fakat geçerli sayıldığına dair ya da geçersiz sayıldığına dair delil bulunmayan manalardır/durumlardır.” Bu konuda, Hz. Ömer’in, fethedilen toprakları, savaşa katılanlar arasında dağıtmayıp eski sahiplerinin ellerinde bırakması; Hz. Ebû Bekir’in, kendisinden sonra halife olarak Hz. Ömer’i tavsiye etmesi, Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’ân sahifelerinin bir mushafta toplanması klasik örnekler olarak verilebilir. Ayrıca günümüzde de uygulamaya devam eden Cuma ezanlarından birinci olarak okunan ezan, Hz. Osman döneminde maslahat düşüncesine binaen uygulama alanı bulmuştur. Hz. Peygamber döneminde cuma günü minberdeki hutbeden önce okunan cuma ezanı, Hz. Osman’ın emriyle “Zerva” denilen “Medine çarşısı”ndaki evinin üzerinde okutulmaya başlanmıştır.[1] Bu uygulama maslahat düşüncesiyle; namaz vaktinin girdiğinin insanlara bildirilmesindeki zamanındalığı yakalamak ve Cuma namazına yetişmeyi kolaylaştırmak amacına hizmet etmektedir. Bugün minarelerden okutulan bu ezan Hz. Osman’ın okutmaya başladığı ezan olup hutbeden hemen önce okunan iç ezan da Hz. Peygamber (sav) zamanından beri devam eden ezandır. Günümüzdeki koruyucu hekimlik uygulamalarına dair konulan kurallar da “maslahat-ı mürsele” kapsamında değerlendirilebilir. Zira bu kuralların ne geçerliliğine ne de geçersizliğine dair hüküm bulunmamakla beraber bu alanda kural ihdas etmenin insanlara faydası (maslahat) vardır.
Maslahat-ı mürsele, İslam hukukunun dinamik yapısını destekleyen temel yapı taşlarından biridir. Zira, hukuki düzenleme yapılması gereken bir alan ile ilgili daha önce lehte ya da aleyhte bir düzenleme yapılmamış ise bu alan serbest maslahat (maslahat-ı mürsele) alanı olmaktadır ve toplum faydasına (maslahata) binâen hükümler konulabilmektedir. Diğer kaynaklar ile çözüm üretilememiş olsa bile bu kaynak işletilerek tüm alanlarda çözüm üretilebilme potansiyeli vardır.
İkincil (fer’î) kaynaklar bir diğeri istihsândır. “İsthsân”; “bir meselenin hükmünü adalet ve hakkaniyet ilkelerine bağlı kalarak genel kuraldan istisna etmektir.”[2] Faruk Beşer hocamızın (Allah rahmet eylesin) güncel hayattan verdiği şu uygulama bunun sağlıklı anlaşılması için güzel bir örnektir: Genel yerleşik kural kırmızı ışıkta durmayı gerektirir ancak; itfaiye arabasının durmaması yaşam önceliği için daha uygundur ve ona geçiş üstünlüğü tanınır.[3] Zira yaşam hakkı daha önceliklidir ve zaruretten dolayı genel yerleşik kural olan “kırmızı ışıkta durmak” ilkesi terkedilerek itfaiye aracının geçişine izin verilir. Daha kuşatıcı bir tarif ile, “müçtehidin bir meselede, kendince o meselenin benzerlerine verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren bir delile (nâs, icmâ’, zaruret, gizli kıyas, örf, maslahat) dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesi” şeklinde ifade edilebilir.[4] Örneğin, İslam iktisadının yerleşik kuralı olarak kabul edilen “olmayan şeyin satışı yasaktır” (ma’dûmun satışı yasaktır) ilkesine göre henüz olmadan ürünlerin, meyvelerin satışı caiz değildir. Ancak Hz. Peygamber kendi döneminde henüz piyasada olmadığı halde para peşin ürün vadeli (veresiye) olarak hurma satışına (selem/selef sözleşmesi) izin vermiştir. Hatta sözleşme yapılan yıldan sonraki yılın ürününü bile bu kapsamda satışa konu olmuştur. Yerleşik kurala uyulmuş olsaydı; ürün meydana gelmeden satılmaması gerekirdi. Burada insanların da ihtiyacı göz önüne alınarak Hz. Peygamberin izni ile yerleşik kuralın dışında bir çözüm üretilmiştir. Yukarıdaki tarifte de ifade edildiği gibi “istihsân” delilini kullanmak için ayrıca özel bir gerekçeye (me’haz/vechü’l-istihsan) gerek vardır. Bu gerekçe olmadıkça sırf hüküm verenin nefsi isteğine göre hüküm verme imkânı yoktur. Müçtehidin bir meselede, kendince o meselenin benzerlerine verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren gerekçeleri altı maddede ifade edebiliriz: nâs, icmâ, zaruret, kapalı kıyas, örf ve maslahat. Bu gerekçelerin uygulama örnekleri ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler İslam hukuk metodolojisi (fıkıh usulü) kitaplarındaki “şer’î deliller” bölümünde “istihsân” başlığını inceleyebilirler.
Zamanın değişmesi ile ortaya çıkan yeni meselelere çözüm üretmede İslam hukukunun dinamik yapısını gösteren kaynakların başında bu iki delilin (maslahat-ı mürsele ve istihsân) geldiği ifade edilebilir.
İslam iktisadının ikincil (fer’î) kaynaklarının devamını (örf, sedd-i zerâyi’, vd. ) inşallah gelecek yazımızda (İslam İktisadı Eğitimi-Öğretimi-4) açıklamaya çalışacağız.
Selam ve duâ ile…(20.03.2024)
[1] Zekiyüddin Şâban, İslam Hukuk İlminin Esasları, Trc., İbrahim Kafi Dönmez, 30. Baskı, Ankara, 2018, s. 224-228.
[2] Saffet Köse, İslam Hukukuna Giriş, 10. Baskı, İstanbul, 2017, s. 129.
[3] Faruk Beşer, Kolay usulü Fıkıh, İstanbul, 2014, s. 39.
[4] Zekiyüddin Şâban, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 239.