Seçimlerin ardından yeni kabine açıklandı, devir-teslim törenleri yapıldı. İşin teatral kısımları sona ermek üzere. Bakanlar da bakanlıkları ile ilgili yürütecekleri çalışmalara ilişkin bir yol haritası oluşturmaya başladılar. Bu yeni dönemde altını çizmemiz gereken temel husus bir iktidar değişikliği olmadığı için yürütülecek politikalarda da köklü bir değişikliğin olmayacağı gerçeğidir. Özellikle milli eğitim gibi bakanlıklarda ise bu temel hususun yanında herhangi bir değişiklik gerektirecek sivil talebin-beklentinin olmayışıdır. Bu tespit tartışmalı gelebilir. Sivil alandan mevcut eğitime dair hoşnutsuzluğun fazla olduğu, yürütülen çalışmaları beğenmedikleri, benimsemedikleri üstelik bunun da öyle ıspata ihtiyaç duymayacak bir açıklıkta olduğu söylenebilir şüphesiz. Açıkçası ben de durumun böyle olduğunu biliyorum, görüyorum. Peki durum böyleyse sivil bir talebin, beklentinin olmadığını niye ve nasıl söylüyorum?
İşin kritik kısmı burası. Neredeyse yazı hayatım boyunca işin bu kısmına dikkat çekmeye çalıştım. Görüyorum ki bu noktaya dikkat çekerek ömrümü tamamlayacağım. Bu durum benim takıntılı halimle mi ilgili yoksa gerçekten de tespit ettiğim durum ile mi ilgili veyahut değinmediğimiz, bilmediğimiz bambaşka bir hususla mı ilgili, tartışmaya, izaha muhtaç. Bu tartışma özelinde benim önemli bulduğum hususların altını çizmekten başka şu an için yapabileceğim bir şey yok. Eğitim-öğretim özelinde dile getireceğim hususların şüphesiz hayatımızın diğer alanları için de geçerli olduğunu belirterek mevzuyu bir kez daha açmaya çalışayım.
Türkiye’de temel problemimiz bir mevzuya ilişkin hoşnutsuzluğumuzu/beklentimizi anlamlı bir çözüm için yeterli görmemizle ilgili. Şüphesiz aşırı bir basitleştirme bu. Ancak bu basitleştirme kanaatimce tespitin esasında bir değişiklik getirmiyor. “Eğitim sistemimiz başarılı değil”, “milli ve manevi değerlere bağlı insanlar yetiştirmeli” dediğimizde aslında ne söylemiş oluyoruz? “Milli Eğitim Bakanı bu işi mutlaka çözmeli veya MEB bu eksiği gidermeli” dediğimizde bir şey söylemiş oluyor muyuz acaba?
Yukarıda altını çizdiğim üzere iktidar değişikliği olmadığına göre ana aksta bir değişiklik olmayacak. İkincisi canlı, dinamik, siyaseti kuşatan, yönlendiren, baskılayan bir eğitim tartışmamız, konuşmamız da yok. Hal böyle olunca şikayetçisi olduğumuz veya beklentilerimizi ifade ettiğimiz bir alan nasıl olacak? Nasıl düzelecek, nasıl inşa edilecek? Bakanın elinde sihirli değnek mi var, bakanlığın içinde hazırlanmış dört başı mamur reçete mi var? Bakanın, bakanlığın uygulayacağı reçetenin bizim beklediğimiz, istediğimiz çözüm olduğunu nereden, nasıl biliyoruz? Siyasetle, ilgili bakanlıkla bir vesayet/velayet ilişkimiz mi var?
Bu hamur çok su kaldırır. Mevzuyu gereksiz uzatmanın anlamı yok şüphesiz. Ancak konuşmadığımız, tartışmadığımız bir alanda çözüm üretmemizin imkanı olamaz. Eğitim alanı ima edildiği gibi karanlık odakların başımıza ördüğü ve bir türlü irade gösterip def edemediğimiz uygulamalar nedeniyle problemli değil. Yerküre üzerinde eğitim-öğretim alanı, içeriği ülkelerin ideolojik-politik ihtiyaçlarına göre ayarlansa da, tek bir formun egemenliği altında. Egemen söylemin diliyle ifade edersek gelişmiş ülkelerden tutun gelişmemiş ülkelere kadar tüm yeryüzünde bu form yürürlükte. Alternatif arayışlar şüphesiz var. Ancak bu forma gerçekten alternatif olabilecek bir çözüm üretilebilmiş değil. Neden peki? Birincisi alternatif üretmek zannedilenin aksine politik bir karar/irade ile olabilecek basitlikte değil. Çok meşakkatli şüphesiz, büyük emek gerektiriyor. İkincisi mesele okulla, okuldaki eğitimin nasıl olacağıyla sınırlı bir şey değil. Bu okul, bu eğitim belirli bir hayat tanziminin içerisinde anlam buluyor. Varlığını, işlevini bu hayattan, bu hayatın organizasyonundan, bu hayatı mümkün kılan yapısal özelliklerden alıyor. Bunu görmediğimiz gerçeklikle bağımızı yitirir, yel değirmenleriyle savaşa kalkışırız.
Eğitimi içinde yer aldığı hayatla bütün olarak ele almak, bu hayatı belirleyen dinamiklere dikkat kesilmekve hiç şüphesiz alanın kendi iç işleyişini gözden geçirmek büyük önem arz ediyor. Sadece teknik düzenlemeler, mekanik ayarlamalar, politik tercihler ile sınırlı değil. Daha doğrusu işin bu ısmı da çok önemli ancak açık konuşmak gerekirse çok tali kısmı. Daha önemli ve esas belirleyici olan işin esasına dair bir okuma ve yaklaşım gerekliliği. Bunu karşılayacak mercinin MEB olması ise mümkün değil. Zaten mevcut bakan MEB’in en uzun süre iş başında olan müsteşarıydı ve adeta gölge bakanlık yapıyordu. Tarihe geçen tespiti şuydu: “Cumhuriyet’in başından beri Milli Eğitim’de teknik düzenlemeler dışında hiçbir paradigmatik değişim yapılmamıştır.” Genel ahvalimizde bir değişiklik olmadığına göre, eğitim tartışmasız yerinde saydığına hatta daha geriye gittiğine göre MEB’de beklentilerimize uygu şeyler gerçekleşeceğini beklemek kendini kandırmaktır. Ziya Selçuk bakan olduğunda 2023 Vizyon Belgesi açıklanmış ve çift kanatlılık vs. retoriğiyle kamuoyu heyecana gelmişti. Az gittik, uz gittik nihayetinde başladığımız yerde kendimiz bulduk. Bırakın başarıyı memnuniyetsizliğimiz biraz daha artmış durumda şu an. Heyecan duymayı istemek, güzel neticeler hayal etmek başka bir şey anlamlı bir çözüm, makul bir alternatif için bitmeyen bir arayış içerisinde olmak bambaşka bir şey. Biz heyecan duymak istiyoruz, gönlümüzden geçeni söylemek istiyoruz. Bu da güzel şüphesiz ancak bunun karşılığında ancak bugün sahip olduğumuz başarısızlığı ve memnuniyetsizliği alabiliyoruz. Halep oradaysa arşın burada!
Abdulbaki Değer