“Ve gâle-l-insânu mâ lehâ”
“Ve insan, “Ne oluyor buna!” dediğinde…”
Zilzâl-3
Bir deprem sahnesi:
Zelzele anından “iki buçuk gün sonra” enkazdan çıkarılan, 3-4 yaşlarında, gül benizli, gül yüzlü, gül bakışlı bir kız çocuğu; kendisini o enkazdan çıkaran ağabeylerine, henüz oradan kurtarılamayan ağabeyinin yerini tarif ediyor:
-İşte şurada, üzerinde yıldız resmi olan bir yatak var. Abim onun yanındaydı!
Yaşadığı bütün badireye rağmen, “yıldız” kelimesini söylediği andaki sesinin tonundan, o yatağın üzerindeki yıldız tasvirini ne kadar sevdiği anlaşılıyor…
Ey güzel yavrum… Gül benizli, gül yüzlü, gül bakışlı yavrum…
Evet… Türlü şekilde ve türlü tasvirler içeren çocuk odası takımları aldık sana… En iyisinden, en renklisinden olsun, dedik! Oldu da… Belki borçlara girdik… Öyle ya… Seni mutlu edecektik… Sana yıldızlı yataklar alıp, o yatağı da yerin onlarca metre üstüne, 8 cm kalınlığında bir beton müsveddesinin üzerine koyduk. (Alttaki komşu rahatsız olacak diye gönlünce koşamadığın 8 cm’lik beton!)
Ama niyetimiz halis idi! O boyalı zeminlere çizilen sahte yıldızlar içerisinde ilelebet mesut olursun sandık… Niyetimiz halis idi! Niyetimizin halis olması, bizi her sorgudan muaf tutar sandık!
Olmadı… Ve bugün anlıyoruz… Anladık…
“Ve insan, “Ne oluyor buna!” dediğinde…”(Zilâl-3) anladık.
“Merhamet talep edilmesi gereken göklere meydan okuyan gökdelenlerimiz”le, seni yıldızlara ulaştıramayacağımızı anladık… 8 cm’lik beton üzerindeki yatağına milyonlarca yıldız çizsek de, seni hakîkî anlamda mutlu edemeyeceğimizi, anladık….
O yüksek bina(!)’larda, gök ile ve yer ile (yani aslın ile) tek bağın, birkaç adımlık bir “balkon” idi. O birkaç adımlık betonun, gül yüzünü güldürmeyeceğini, anladık…
Yıldızların, ancak ve ancak “ayağı yere sağlam basan insanı” mutlu edebileceğini, anladık…
Aslı olan topraktan, soğuk betonlara güvenip on metrelerce uzaklaşan (yükselen!) insanın, hakîkâtte alçalmakta olduğunu, anladık…
Geç de olsa, acı da olsa anladık…
Geç de olsa, anlamak hayırlıdır… Umuda bir kapı aralar, anlamak… Umuda…
Ey güzel yavrum… Gül benizli, gül yüzlü, gül bakışlı yavrum… Umudunu yitirme sakın…
Seni korumak bir yana, kendisini bile koruyamayan o “8 cm”lik “milyonluk” habis beton, mübarek canına kastedemedi… Umudunu yitirme…
“Hafîz” ismiyle muhafaza eden Rabbin korudu seni… Umudunu yitirme…
Şimdi umut zamanı…
Çocuklarımızın sahte yıldız resimlerinde mutluluğu aramaktansa, Yahya Kemal’in tabiriyle “Müslümanlığın çocukluk rüyasını” gördüğü mekânlarımız olacak, inşâllâh…
Ne zaman mı?
*Umudu, güneşi, hakîkâti, mutluluğu, 8 cm’lik soğuk betonların kucağına hapsettiğimiz çocuklarımızı avutmak için aldığımız “sahte/şâşaalı yıldız boyalı yataklar”da değil; yüzlerce yıllık medeniyet tecrübemizin, âyetlerin, hadislerin, ışığında kuracağımız evlerde, mahallelerde, şehirlerde (kentlerde değil!) aradığımız zaman,
*Sezai Karakoç’un “evleri balkonsuz yapan mimarları alnından öpmeye” neden gittiğini anladığımız zaman,
*Ev’in “yuva” olduğunun, insanın/Müslümanın mahremi ve bâtını (sırrı) olduğunun, sağlıklı “batın”ların (nesillerin) bu “sırlı yuva”lardan neşet edeceği hâkîkâtini idrâk ettiğimiz zaman,
*Bu “mahremimizi” ve bu “sırrımızı”, yani evimizi, zaten incecik olan ve “huzurdan/mutluluktan başka her şeyi geçiren” ve “zaten ‘yarısı’ bize ait olmayan”, uzadıkça uzayan soğuk betonlarda koruyamayacağımızı anladığımız zaman,
*Yüzlerce beton hücreden oluşan apartmanlarımızda, sahte yıldızlarla döşediğimiz çocuk odalarımıza hapsettiğimiz gökyüzünün, aslında çocuklarımızı hakîkâti ve tefekkürü ile “çiçekli bahçeler”de sarıp sarmalaması gerektiğini anladığımız zaman,
*Arada sadece 8 cm’lik beton olduğu hâlde (!) komşusun yüzünü görmemek için çabalayan değil, Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilen Resûl’ün; “Komşusu, zararından emin olmayan kimse cennete giremez.” îkazından, en azından haberdar olan komşularımız olduğu zaman,
*İnsanlığın huzurunun, “Merhamet talep edilmesi gereken göklere meydan okuyan gökdelenler”de değil; insanı, hayvanı, ağacı, çiçeği ezmeyen müşfik bir mîmârîde (Safranbolu’da, Göynük’te, Mudurnu’da, Saraybosna’da, Filibe’de, Ohri’de, Elbasan’da, Darıdere’de, Berat’ta…hayranlıkla seyrettiğimiz tecrübe edilmiş mîmârîde) olduğunu anladığımız ve gereğini yaptığımız zaman,
*Hacı Bayrâm-ı Velî’nin “Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde.” buyurduğu gibi, mekânın insanı hamur gibi yoğurup şekillendirdiği, gerek evde gerekse okulda maarifin mühim bir unsuru olduğu hakîkâtini idrâk ettiğimiz zaman…
“Kent düzeni”nin (şehir değil, medîne değil!) enkâzında iki buçuk gün hapis kalan gül benizli, gül yüzlü, gül bakışlı yavrum! Umudunu yitirme sakın…
“En azından” “böyle gitmeyeceğini”, asıl yerle bir olması gerekenin aslımızdan (yani topraktan) kopuk bir mîmârî anlayışı olduğunu, HAK RIZASININ BU “DİKEY BETON DÜZENİ”NDE OLMADIĞINI geç de olsa sorgulamaya başladık…
Binlerce vâh ki, binlerce eyvâh ki, “VE İNSAN, “NE OLUYOR BUNA!” DEDİĞİNDE…”(Zilâl-3) anladık!
Ertuğrul KARAKUŞ
Kaleminize kuvvet hocam neguzel betimlediniz dert edindigimiz betona olan muhabbetimizi…
Allah razı olsun kaleminiz yüreğinize sağlık: tarihin ve hayatın akışını tekrar fıtrata döndürme mecburiyetimizi bize hatırlattığıınız için