Türkün bin yıllık İslamî şahsiyetini ve tarihini paranteze alan “Kemalist-Türkçü”lerle kripto gayr-ı İslamî çevreler BinbirHatimi iki şekilde itibarsızlaştırma gayretindeler. Bu konuda malûmat sahibi olmayan bazı saftirikler de bunların laklakınıtekrarlayıp durmaktadır:
1) Beş asırdır Binbir Hatim okunan Erzurum neden zelzele ve işgaller yaşadı? Demek ki Hatim okumanın bir faydası yok!
2) Anlamadıktan sonra Kur’an okumaya ne gerek var?
Son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim:
Bir İslam memleketi olarak defalarca tacize ve işgale uğrayan Erzurum ve çevresi nihayetinde bir Türk toprağı olarak kalmıştır. Erzurum’un yaşadığı 1915 Rus işgali Bolşevik ihtilali sebebiyle (Tabii ki Allah’ın takdiriyle) kendiliğinden sona ermiş ve Rus ordusu kendiliğinden Erzurum’dan çekilmiştir. Sonrasında Türk ordusu Sivas’tan hareket ederek Ermeni çetecilerinin elinden Erzurum’u yeniden vatan toprağına katmıştır.
Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde de Ruslar Erzurum’u işgal etmiştir. Ancak oluşan uluslararası şartlar nedeniyle Ruslar Erzurum’dan çekilmiştir.
Erzurum Moğol istilası, Timur’un yakıp yıkması, Akkoyunlu-Karakoyunlu mücadelesi, Safevilerin işgali vs. yaklaşık 150 yıl harp meydanı olmuş, farklı aralıklarla ciddi bir fetret yaşamış, Osmanlı devleti hakimiyetine kadar ıssızlaşmış, insan nüfusunu kaybetmiştir. 1530’larda tam anlamıyla Osmanlı toprağı olan ve Binbir Hatimler okunmaya başlanan Erzurum o gün bugündür mülk-i İslamın kilidi olmuştur.
Etrafında Kuran okunarak zırhlanan şehirlerden biri de Saraybosna’dır. Osmanlının batı hududu olan Saraybosna çektiği tarifsiz acılara, yaşadığı sıkıntılara, harplere, işgallere, soykırıma rağmen Avrupa’nın göbeğinde İslam toprağı olarak kalmıştır.
“Beş asırdır Kuran okunmasına rağmen Erzurum neden işgalden ve zelzeleden kurtulmadı, ne faydası oldu okunan hatimlerin?” sorusunu cemiyette yayanlara sormak lâzım:
Vahyin muhatabı olan nebilerin çektiği eza, cefa, hastalık ve sıkıntıları hangi kul çekmiştir? Allah’ın en seçkin kulları cefa çekerken onların duaları kabul olmadı mı diyeceğiz?
Meselâ Hz. Eyyûb… Kitabı mukaddeste Hz. Eyyûb’un çektiği sıkıntı ve hastalıklardan teferruatıyla bahsedilir. Kuran-ı Kerim’de de Eyyûb peygamber sabrıyla Allah’ın takdiri, lütfu ve ihsanıyla ödüllendirildiği yazmaktadır: “ve Eyyûb’u da… (an ki) hani o, Rabbine şöyle dua etmişti: Şüphesiz bu dert, bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” (Enbiyâ 21/83) “Biz de onun duasını kabul ettik, kendisinde bulunan sıkıntıyı kaldırdık. Ona ailesini, onlarla beraber bir katını/daha fazlasını da verdik. Katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir öğüt olmak üzere.” (Enbiyâ 21/84)
Belâların en şiddetlisine Allah’ın en sevdiği kulları olan -başta Resûlullah (sav) olmak üzere- peygamberler ve salih kulları da maruz kalmıştır. Eğer zannedildiği gibi musibet mutlak kötü bir şey olsaydı, Allah en sevdiği kullarına belâ ve musibet vermezdi. Hadis-i Şerifte şöyle buyruluyor: “En ziyâdemusibet ve zorluklara maruz kalanlar, insanların en iyisi en kâmilleridir.”
Belâ ve musibetlerin daha çok Müslümanların başına gelmesinin nedeni ise bu dünyada yapmış oldukları hataların ve işlemiş oldukları günâhların karşılığını bu dünyada çekip haşir meydanına bırakılmamasıdır. O nedenle Müslüman bir ölünün ardından “Çektiği hastalıklar ve sıkıntılar günahlarına kefaret olsun!” denir.
Unutulmamalıdır ki dünya hizmet ve meşakkat yeridir, mükâfat ve rahat yeri değil. İnsanın asıl vazifesi Rabbini tanımak ve O’nun emrettiği ölçüler içerisinde yaşamaktır. Bunun da yolu güzel ahlâk ve ibadetlerden geçmektedir.
İbadet iki kısımdır: Müsbet ibadetler, menfi ibadetler. İbadetin müsbet kısmı bildiğimiz namaz, oruç gibi ibadetlerdir. Menfîkısmı ise hastalık, musibet ve doğal felaketler karşısında insanın aczini ve zayıflığını hissedip Rabbine sığınması, iltica etmesi ve sabretmesidir. Bunda büyük bir sevap olduğunu Allah’ımız Kur’an’da bildiriyor: “Sizi bir imtihan olarak, şer ve hayırla deneyeceğiz. Hepiniz de nihayetinde bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ 21/35)
“Kuran/Hatim okuduk, dünyevî faydasını niye göremiyoruz?” düşüncesi ancak modernist, seküler, pragmatist, maddeci bir zihnin mahsulüdür.
“ANLAMADIKTAN SONRA KURÂN OKUMAYA NE GEREK VAR?” DÜŞÜNCESİ CAHİLLİKTİR
Evet, asıl olan Kur’ân-ı Kerim’i anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Ancak Kur’ân-ı kerim yalnız anlam yönüyle mü’minleri kuşatmaz. Kur’an-ı Kerim’in temelde iki boyutu olmakla birlikte birçok boyutu vardır:
1) Kur’an’ın hüküm ve fikir boyutu
2) Kur’an’ın zikir boyutu
Bir müçtehit, bir âlim, bir ev hanımı, bir talebe, bir köylü, bir çocuk… Kur’an fikir yönüyle Kur’an kişilerin hayatı algılayış, idrak ve eğitim düzeyine göre herkese hitap eder. Müçtehitler Kur’an’dan ve sünnetten hüküm çıkarırken bu yetkiye, yetkinliğe, ilme sahip olmayanlar da müçtehitlerin çıkardığı hükümlere uyarlar. Bu bağlamda âlimlerin mesuliyeti çoktur ve Allah’tan en çok âlimler korkar.
Dünyada farklı kıtalarda, farklı coğrafyalarda ve iklimlerde eğitim düzeyi farklı 1,6 milyar Müslümanın Arapça bilmesi, öğrenmesi ve Arapçayı her yönüyle anlaması mümkün müdür? Mümkün olmadığına, olmayacağına göre farklı lisanlardan ve eğitim düzeyinden insanlar âlimlerin ve müçtehitlerin yorum ve hükümleriyle dini kavrarlar; Allah’ın kitabını (tam anlamasalar da) Resûlullah’ın (s.a.v.) belirttiği gibi zikir ve şifa olarak okurlar.
Evet Kur’an fikir ve zikir kitabıdır:
1) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.”(Rad13/28)
2) “Ey insanlar işte size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, mü’minlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yunus 10/579)
3) “Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma!” (Araf7/205)
4) “Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz!” (Cuma 62/10)
Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’i lisânı Arapça olanlar bile hakkıyla (tam) anlayamaz; hatta evliyânın ve ulemanın en büyükleri olan sahabeler bile ayetlerin manalarını Resûlullah’a (s.a.v.) sual ederdi.
Bir de şöyle bir izah yapayım. Misal, Kur’an’ı mealden okuduk ve anladık… Faiz haram, yalan büyük günah vb. Anladığımız kitabı tekrar tekrar daha niye okuyalım? Kur’an-ı Kerim’i sadece mealle ve manayla kabul ettiğimizde Resulûllah’ın (s.a.v.) Cibril (a.s.) ile karşılıklı hatim (mukabele) okumalarını, Resûlullah’ın (s.a.v.) hatimle teravih namazı kılmasını nasıl izah edeceğiz? Bir Hadis-i Şerif meali: “Kur’an-ı Kerim Allahu Teâlâ’nın metin (sağlam) ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekte eskimez.” (İbn Mâce)
Ayrıca:
Kur’an Allah’ın lafzıdır, mealler ise kulların.
Allah’ın lafzının kendisi de ayettir; sesiyle, ahengiyle, musikisiyle ve ruhuyla insanı kuşatır, sarar, mest eder. Kalpleri kararmışlar hariç. Yabancı dilden tercüme edilmiş bir şiir, asıl şairinin şiiri olmadığı gibi Allah’ın kitabının tercümesi de Allah sözü değil, Allah sözünün o dildeki yorumudur.
Yazar Murat Ertaş, Erzurum ve genel olarak İslam toplumlarının tarihî sıkıntılarını, Kur’an-ı Kerim ve hatim geleneğinin dünyevî sonuçları üzerinden savunmaya çalışıyor. Ancak metin birkaç açıdan ciddi eksiklikler ve tartışmalı iddialar barındırıyor:
1. Tarihî ve Nedensel Çıkarımların Sorunsallığı
Metin, Erzurum’un işgal ve felaketlerini “Allah’ın takdiri ve duaların kabulü” ekseninde yorumlayarak dinî bir kadercilik anlayışıyla açıklıyor. Oysa tarihî olaylar, siyasal, ekonomik ve toplumsal faktörler tarafından şekillenir. Örneğin, 1915 Rus işgali, Bolşevik İhtilali ve uluslararası dengelerle doğrudan bağlantılıdır; bu durum, hatim veya Kur’an okuma pratiğinin etkisiyle açıklanamaz. Metin, tarihî olayları teolojik bir çerçevede yorumlayarak sebep-sonuç ilişkilerini bulanıklaştırıyor. Bu, modern tarih biliminin temel ilkeleriyle çelişir.
2. Kur’an ve Hatim Okumanın “Dünyevî Fayda”sı Konusundaki Mantık Hataları
Yazar, “Kur’an okumanın dünyevî fayda sağlamaması” sorusunu reddederken, bu sorunun mantığını yanlış anlıyor. Soruyu soranlar, Kur’an okumanın büyüsel bir koruma sağlaması beklentisiyle değil, pratik ve toplumsal etkiler bağlamında fayda sorgulaması yapmaktadır. Metin bunu cahillik veya modernist zihniyet olarak nitelendirerek, sorunun mantıksal geçerliliğini çürütmek yerine, kişileri damgalıyor. Bu yaklaşım eleştirel düşünceyi engeller.
3. Müçtehit ve Farklı Eğitim Düzeylerine İlişkin Açıklamaların Genellemesi
Yazar, farklı eğitim düzeyindeki kişilerin Kur’an’ı anlamasa da zikir boyutuyla fayda sağlayacağını öne sürüyor. Bu iddia, dini pratiklerin bireysel ve toplumsal etkilerini ölçen sosyolojik ve psikolojik verilerden bağımsızdır. Kur’an okumanın “ruhsal tesir”i bireysel olarak hissedilebilir, ancak bunu Erzurum’un işgallerine veya tarihî felaketlere bağlamak bilimsel olarak geçerli değildir.
4. Belâ ve Musibetlerin Dinî Yorumu
Yazar, musibet ve felaketleri “Müslümanların günahlarının kefareti” ve “Allah’ın seçkin kullarının sınavı” olarak açıklıyor. Bu, dini bir perspektif olarak kabul edilebilir; fakat mantıksal olarak tarihî ve toplumsal olayları bu yorumla açıklamak, felaketlerin sistematik ve sosyo-politik nedenlerini göz ardı etmek anlamına gelir. Felaketler sadece kişisel veya toplumsal günahlarla açıklanamaz; ekonomik krizler, iklim koşulları, savaş stratejileri ve dış müdahaleler gibi nesnel faktörler de vardır.
5. Metnin İkili Kur’an Boyutu Argümanı
Yazar, Kur’an’ın “hüküm ve fikir boyutu” ile “zikir boyutu” olduğunu öne sürüyor. Ancak burada mantıksal bir çelişki var: Eğer zikir boyutu kişiye koruma sağlıyorsa, bu koruma “sistemsiz ve ölçüsüz” olarak tarihî olayları kapsar mı? Tarihsel olarak felaketlerin rastgele meydana geldiği göz önünde bulundurulduğunda, Kur’an’ın zikir boyutunun Erzurum veya Saraybosna’nın işgaline etkisi iddiası bilimsel olarak sorgulanabilir.
6. Modern ve Seküler Zihniyetin Damgalanması
Yazar, modernist, seküler veya maddeci soruları “cahillik” olarak nitelendiriyor. Bu, eleştirel düşünce ve sorgulama kapasitesini küçümsemek anlamına gelir. İnsanların dini pratiklerin toplumsal ve pratik etkilerini sorgulaması, iman veya inançla çelişmez; aksine bilinçli bir yaklaşımın göstergesidir.
Yazar, dini bir perspektifle tarihî ve toplumsal olayları açıklamaya çalışsa da, metodolojik ve mantıksal açıdan eksik ve sorunludur. Tarihî olaylar, sadece teolojik veya metafizik yorumlarla açıklanamaz; nesnel, siyasal, ekonomik ve sosyal faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Kur’an ve hatim geleneğinin bireysel ve toplumsal değerleri tartışılabilir, ancak bu değerlerin tarihî felaketler üzerindeki etkisi abartılmamalıdır. Metin, eleştirel düşünceyi sınırlandırıcı bir üslupla yazılmış ve okuyucuya tartışma alanı bırakmamaktadır.