
“Ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” ( Tîn : 4)
Ey ben! Sen bensin ben de senim aslında. Ne var ki bazen seni, anlamakta zorlanıyorum. Her sabah, her ay, her yıl, her önemli gün ve gecelerde birlikte nice kararlar alıyoruz ama çoğunu onayım olmadan bozuyorsun. Sanki öyle bir karar almamışız gibi yapıyorsun. Öz “ben”i dikkate almıyor da “ben” sandığın, ben taklidi yapan harici, âsi, serseri seslere kulak veriyorsun. Sonuçta da yine pişman olan sensin. Kural tanımazlıklarının cezasını çeken de ben oluyorum.
Sözü eğip bükmeyeceğim, doğrudan söyleyeceğim. “Son defa söylüyorum” da demeyeceğim. Kim bilir bu konuşmayı kaçıncı kez yaptık, kaç kez daha yapmak zorunda kalacağız. Ta ki ben senden, sen benden, yaratıcımız da ikimizden razı oluncaya kadar söylemeye ve söylenmeye devam edeceğim.
Canım ben! Sen her şeyi hazır buldun. En güzel surette yaratılmış buldun kendini. Çalışmayla kazanamayacağın bir hazinesin sen. Tüm hazineler de senin için hazırlandı ve emrine verildi. Hayvanlar da senin için, bin bir çeşit ve lezzette bitkilerde senin için. İnsan olma nimeti de bizim kazanımımız değil. Hoş biz imanı da bir çaba sarf etmeden hazır bulduk. Farklı tür ve suretlerde yaratılmış olabileceğimiz gibi hiç de yaratılmayabilirdik. Müslüman bir ülkede Müslüman bir ailenin çocuğu olarak yaratılmış olmak da büyük nimet. Her şeyi hazır ve kolay bulmanın şımarıklığından olsa gerek sana bahşedilen nimetlerin kıymetini bilmedin. Verilenleri görüp şükretmek yerine, huzurun tadını çıkartmak yerine hep haz peşinde koştun, olmayanların hayaliyle yaşadın. Adeta mutlu olmamak için bahane aradın, hep bir fazlasını istedin. Huzuru şartlara bağladın da o şartlar tecelli etmeden huzurlu olamayacağına kendini şartlandırdın. Hep tüketerek mutlu olacağını sandın, biraz daha, biraz daha satın alırsam mutlu olurum sandın. Makamım büyürse, kasam büyürse, havam büyürse mutlu olurum sandın. Sen zaten tam olarak mutluluğu da anlamış değilsin. Hep “haz”la “huzur”u birbirine karıştırırsın. Bilemedin ki hazlar anlıktır, geçicidir, huzur daimidir. Bilemedin ki bazı hüzünlerde de huzur vardır. Gönlünü uyuşturan kahkahaları mutluluk sandın. Sesler kısılınca da ümitsizliğe düştün ve karamsar oldun.
Ey âsi ben! Hadi beni dinlemedin, Yaratıcını da dinlemedin; “Nimet verdiklerimle, sâdıklarla, sâlihlerle arkadaş ol, onlar ne güzel arkadaştır” (Nisa: 69) diye nasihatler etti. “Haramlara ve helallere karşı duyarlı ol, kulluğunu güzel yap, salihlerle beraber ol.” (Tevbe: 119) dedi ama duymazdan geldin. Günde en az kırk defa tekrarlayarak bir talepte bulunuyorsun ve sonra istediğini unutuyorsun. Kimlerle arkadaşlık yapacağını karıştırdın. “Beni dosdoğru yola, nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Dalalete düşenlerin ve gazaba uğrayanların yoluna değil.” (Fatiha:6,7) diyen sendin. Senin talebine cevap verildiğinden de haberin yok. Salihleri bıraktın da şeytanı ve onun dostlarını arkadaş edindin. Bilemedin ki şeytan seni aldatır, seni kandırır, ölümü uzak gösterir, cehennemi basit gösterir. Cenneti kolay ve ucuz gösterir. Hayırlı işleri hep öteler, hayırsız işleri yapmakta acele ettirir, malayani işlerle oyalar seni.
Bu dünyaya imtihan için geldiğini, asıl hayatın ve senin için hayırlı olanın ahiret yaşamı olduğunu unuttun. Bu dünyanın süreli bir cezaevi olduğunu unuttun. Seni mutlu etmek için, hayatını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için sana gönderilen, tüm soruların ve sorunların içinde cevabı bulunan Kitap’ı da küstürdün. Hâlbuki yaratıcı seninle o kitap aracılığıyla konuşmak, görüşmek ve dertlerine derman olmak istemişti. Kur’an’ı okuyup anlamak yerine, “Bize Kur’an yeter” diyenlere kulak verdin. Bize yeten nedir diye Kur’an’ı Kerim’i açıp bakma zahmetinde bulunmadın, o Kur’an’ı okusaydın, Peygamberi ve âlimleri sevmeyi, iyilere yakın olmayı, iyilerle dost ve arkadaş olmayı söyleyecekti sana: “(Ey Peygamber)De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân : 31) “Allah ve melekleri Peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.” (Ahzâb : 56) Emirlerini yerine getirmek yerine isimleri İslam olduğu halde İslam’dan uzaklaştıranları ciddiye aldın. Boyalı medya senin gözünü ve gönlünü kirletti.
Rabbin, seninle kıyam, kıraat, rükû ve secdesi olan saygın bir makamda sohbet etmek istemişti. Kâbe’ye indirdiği nurdan sana da pay ayırmıştı, namaz vesilesiyle o nurla seni, gönlünü, bedenini, ahiretini nurlandırmak istemişti. Sen ise, ya ihmal ettin ya da sıradan bir hareket gibi algıladın. Senin için imtihan vesilesi olan nefis ve şeytanın isteklerini, canının isteği sandın. Hayvani nefsini terbiye edip eğitmen gerekirken, onun hayvani istek ve iştahını yaşamın zevki sandın da günahlara daldın. Rabbinin, kendine kulluk edebilmen, ihtiyaçlarına binit yapman için verdiği nefsi kendine âmir edindin. “Ben canımın istediğini yaparım, istemediğini yapmam” diyerek gerçek ilahı unuttun da nefsini ilah edindin. Yetmedi nice sahte ilâhlar edindin. Adına ilâh demedin ama onların emirleri, Rabbinin emirlerinin önüne geçti. Rabbimiz; “Haberiniz olsun ki şeytan size düşmandır, siz de onu düşman tutun, çünkü o etrafına toplayıp grubuna aldıklarını ancak cehennemlik yapmak ister.” (Fatır:6) “Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşı olur.” (Zuhruf : 36) diye tekrar tekrar tembihlediği halde, şeytandan uzak durmanı tavsiye ettiği halde onun fısıldamalarını kendi aklın sandın, ona ve dostlarına yakın oldun. Kendi düşmanlarını dost belledin.
Ey unutkan ve ihmalkâr ben! Sana her şeyi açıkça anlatan, açıklayan, uyaran bir uyarıcı da geldi. Onun sözlerini, emirlerini, sünnetini de kimi zaman tarihsel diyerek, kimi zaman zayıf, mantıklı değil, çağa uygun değil gibi bahanelerle dışladın. Bilmedin ki İlahımız onun vasıtasıyla sana nice hikmetlerin ve nimetlerin kapısını açtı. Onun usulüyle, doğruluğuyla, güvenilirliğiyle, adaletiyle, ilmiyle, samimiyetiyle yetişen, yol gösterici yıldızlar gibi olan sahabe-i kiramı da gözün görmedi.
O Peygamber ki, kibirli, gururlu, riyâlı, ucuplu, sümalı olmayı değil, akılcılığı değil; aklı, imanı, güzel ahlakı ve ihlası, ilmi ve hikmeti, camiyi ve cemaati, kardeşliği tavsiye edecekti sana ama sen damarlarında cevelan eden şeytana aldandın, onu dinlemeyi yeğledin.
Ey kıymetli ama kıymetinin farkında olmayan ben! Üç aylar vesilesiyle tekrar uyarıyorum;
Bunları başkası bana dese anlamakta zorlanır belki de gönül koyardım. Benim bana yaptığım uyarılar inşallah tesir eder de hamlıktan kurtulur kâmil olursun. Dünyaya ve ahirete faydası olmayacak işlerle oyalanmaz da Rabbimizle sohbet ve muhabbet edersin. Uykuyu tembellikten değil de görmeyi umut ettiğin güzel rüyalar için özlersin.
Yeniden başlamak için bahaneleri çoğaltıp ertelemeyesin. Peygamberimizsav: “Erteleyenler helak oldu” buyuruyor. Her şeyi erteleyebilirsin ama ölüm gelirse onu ertelemeye kimsenin gücü yetmez. Sonra da sakın ben oldum deme, uyanık ol, tâ ki son nefesini kelime-i tevhit ile teslim edinceye kadar emin olma. Kolay değil bu söylediklerim ama cennet de ucuz değil. Sonsuz ve sorunsuz bir hayat ve saadet için değmez mi?
Vesselam.
Yıldırım Alkış
Allah razı olsun kıymetli hocam