eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Mehmet Sarmış: Bendeki Urfa Ramazanları

Ramazan’la ilgili en eski hatıram “oruç” kavramının bendeki çocukça karşılığı. Artık “oruç”la “avuç” arasındaki ses benzerliğinin etkisinden midir, bilemiyorum; “oruç tutmayı” sabahtan akşama kadar avucumuzu sıkıca tutmak olarak anlamışım; açınca “oruç kırılıyor”. Üç dört yaşlarında olmalıyım. Ha, bu arada Urfa’da orucun bozulmasına “orucun kırılması” denirdi o zamanlar. Orucu bozmaya da “oruç kırmak”…

                Sonraları Ramazan’ın oruç ayı, orucun da sabahtan akşama kadar bir şey yiyip içmemek olduğunu anladım. Ve oruç tutmanın güzel bir şey, iyi bir şey, havalı bir şey olduğunu… Büyümenin göstergesi olduğunu, tutana prestij kazandırdığını… Sonra da Allah’ın emri olduğunu, İslam’ın beş şartından biri olduğunu…

                O yüzden erken yaşlardan itibaren oruç tutmaya çok heves ederdim. “Beni de sahura kaldırın.” diye rahmetlik anneme, o ümit vermeyince de ablalarıma çok yalvarırdım. Günler geçip de onlar kaldırmayınca “Madem siz kaldırmıyorsunuz, ben de sahura kadar uyumayacağım.” diye işi inada bindirdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Uyumamak için çok gayret ettiğimi de… Fakat gece vakit ilerledikçe uykuya yenilirdim. Sabah uyanıp da havanın aydınlandığını görünce yine kaçırdığımı fark ederdim, kahrolurdum, büyüklerime sitem ederdim.

Babalar, anneler, yaşı gelmemiş çocuklarına kıyamazdı. Bazen ilk sahura kaldırırlardı; “Tutma”, ya da “yarısına kadar tut” şartıyla. Bazılarını küçük yaşlardan itibaren oruca alıştırmak için ilk gün, “Leyla Kadir” (Leyle-i Kadir) günü veya “Arafat” (arife) günü kaldırırlardı.

Büyükler, tutanları sevindirmek veya tutmaya teşvik etmek için, “Oruci biye sat.” (Orucunu bana sat.) derlerdi. Para veya yiyecek güzel bir şeyler teklif ederlerdi ve satın alırlardı. Ama çocuğun orucu gitmezdi yine de… Büyükler oruç tutan çocuklarını sırtlarına alıp taşırlardı ödül olarak. Anneler oruç tutan çocukları ile diğer kadınlara karşı övünürlerdi.

Çocuklar arasında oruç tutmak büyük bir onur ve gurur vesilesiydi. Tutmayanlar mahcup olur, boynunu bükerdi. Hele tamamını tutanların birbirlerine nasıl hava attıklarını çok iyi hatırlıyorum. Tamamını tutmaya “başa baş tutmak” denirdi.

Ben bazen tutup öğlene doğru iyice halsiz düşünce annemin “Hadi gel, bu kadar yeter.” demesi karşısında dayanamazdım. Annem yeter demişse yeter demekti, kırmak günah olmazdı. Çünkü annem çok dindar bir kadındı; zamanında birçok kıza kadına Kur’an hocalığı yapmıştı. Bilirdi neyin doğru neyin yanlış olduğunu.

                Eskiden şimdikine göre çok daha ağır akardı zaman. Ve Ramazan, aylar öncesinden haber gönderirdi sanki “geliyorum” diye. Gelirken bizi de hazırlardı psikolojik olarak. Sadece psikolojik olarak da değil, her bakımdan… Regaip gecesi ilk habercisiydi, Berat Gecesi de artık iyice yaklaştığının işareti. Bizde kandil kavramı yoktu o zamanlar, “Aziz Gece” denirdi onun yerine. En önemlisi de “Kadir Gecesi”ydi. O geceler “bişe” (bişi, yağda kızartılmış yemek tabağı büyüklüğünde ekmek) yapıp konu komşuya dağıtmak sevaptı.

Evlerde de imkân nispetinde hazırlık yapılırdı. Şimdiki gibi her şeyi makinelerin yapmadığı ve bedensel enerji gerektirdiği için Ramazan’da yorgunluğu en aza indirmek amacıyla annelerimiz birçok işi Ramazan’dan önce yapardı. Mesela sıkı bir ev temizliği yapılırdı. Mesela büyük çaplı “ges” (çamaşır) yıkanırdı. Yine mesela bir ay boyunca yetecek kadar ekmek yapılırdı. Çünkü her öğün “çarşı ekmeği” alınmazdı eskiden, “ev ekmeği” yenirdi.

Bana öyle geliyor ki o zamanlar herkes oruç tutardı. Belki çok yaşlı ve hastalar tutmazdı. Bir de bazı “emzikli kadınlar”. Onlar bile zorlardı kendilerini tutmak için. Ramazan orucunun sevabı, kazasını tutmaya benzemezdi, daha çoktu. Tutamayanlar da bunun dindeki yerini sorup soruşturur, mecburen, üzülerek, hatta utanarak tutmazlardı ve bunu gizlerlerdi, gizli gizli yerlerdi. Ben evde annemin ve ablalarımın yediğini hiç görmediğimi, çok sonraları “mesele”yi anlayınca hatırladım.

O zaman şimdiki gibi sokakta alenen oruç yiyen kimseleri göremezdik. Hele hele sanki marifetmiş gibi hava atarak yiyenleri, sigarasının dumanını etrafındakilerin üzerine üfleyenleri hiç göremezdik.

Biz görmedik, ama büyüklerimizden, eskiden gayrimüslimlerin de, Müslümanlara saygılarından dolayı açıktan yiyip içmediklerini duyardık. Artık saygıdan mı, yoksa sonraları aklıma geldiği üzere korkudan mı bilmiyorum.

O zaman herkes evinde yemek yerdi; şimdiki gibi “dışarıda” yemek alışkanlığı yoktu. O yüzden çok az lokanta vardı Urfa’da. Bunların çoğu da bizim mahallenin bitimindeydi, Köprübaşı’nda. Ramazan geldi mi onların da çoğu gündüz kapanırdı. Açık olanlar da camekânlarını bir takım bez parçaları veya gazete kâğıtları ile kapatırlardı ki içeride yemek yiyenleri kimse görmesin.

Yine içki satan kulübeler bir ay boyunca kapalı olurdu. Düşünüyorum da, onlar mı kapatırdı, yoksa müşteri olmadığı için mecburen mi kapatırlardı? Yoksa devlet mi kapatırdı? Bilmiyorum. “Ramazan’da yanlış/günah olan Ramazan dışında olmuyor mu?” sorusu, içki satanların ve pavyon işletenlerin aklına da geliyordu mutlaka, ama cevabını nasıl veriyorlardı, onu da bilmiyorum. Fakat sonuç olarak yine de Ramazan’a karşı bir saygının ifadesi değil mi? Hiç aldırmayanlara kıyasla, azıcık da olsa bir değeri yok mu?

Kendi dünyamıza döneyim.

“Arafat” (Arife) gününden itibaren hemen hemen bütün camilerde “cüz” başlardı. Varsa bile ben “mukabele” sözünü hatırlamıyorum, herkes “cüz”, “cüze gitmek”, “cüz okumak”, “cüz dinlemek” derdi. Özellikle işe gitmeyen ihtiyarlar “seher” (sahur), öğlen ve ikindi cüzüne giderdi. Kur’an okumayı bilen kadınlar, kızlar, hatta çocuklar cüz için seferber olurdu. Cüz dinlemek için uzak camilere gidenler de olurdu, ama ben evimize en yakın camiyi tercih ederdim. Namaz saatlerinde birçok esnaf dükkânını kapatıp camiye gider, okumayı bilenler Kur’an’dan takip eder, bilmeyenler sevabına nail olmak için okuyanları dinlerdi.

Namaz sonrası cüz başlarken “lehle” (rahle) ve camide yer kapma yarışı/kapışması başlardı. Sade çocuklar değil, bazı büyükler bile caminin rahlesi ve ilk oturduğu yer tapulu malıymış gibi davranırdı. Bazen kızar bazen gülerdim onların hallerine. Ben Kur’an’ımı alıp boş bulduğum bir yerde otururdum. Öyle basit şeyleri kendime yakıştıramazdım. Hocaların veya varsa hafızların ara sıra yanlış okuması veya unutması normaldi. O sırada yüksek sesle müdahale edip doğrusunu seslendirenler çok havalı olurdu sanki. Bana öyle gelirdi ki bazıları sırf kendilerini gösterebilsinler diye hafızların yanlış yapmasını beklerdi. Onlara da bazen kızar, bazen gülerdim.

Dinleyenlerin uyuklaması da, bazen horlaması da normaldi. Derken uyanır, toparlanır, hızlıca okunmakta olan yeri bulup devam ederlerdi takip etmeye.

Arada bir koku (esasans) dağıtanlar olurdu; millet “salavat” getirsin diye. O salavatlara sebep olmak için koku dağıtmak da sevaptı. Bu yüzden birçok kişi cebinde koku, özellikle “gül yağı” taşırdı ve her fırsatta çıkarıp sürerdi. Bazen küçüklere verip dağıttırırlardı. Ben de o görevi zaman zaman büyük bir ciddiyetle yapardım. Dinleyenlerin bazıları yüzümüze bakmaz, sadece ellerini uzatırlardı.

Evde de, işte de hayat Ramazan’da her zamankinden ağır akmaya başlardı. Herkes sanki ağır çekimde yaşardı. Okulda bile hissedilirdi Ramazan’ın etkisi. Dersler gevşer, hocalar daha bir anlayışlı olurdu. Bazıları da sanki daha bir sinirli. “Oruç başına vurmuş” denirdi öyleleri için.

Benim halsizliğim, baş ağrım, açlıktan midemin guruldaması, susuzluktan dudaklarımın çatlaması hoşuma giderdi. Kendimi “iyi” bir insan, “Allah’ın sevgili bir kulu” olmuşum gibi hissederdim.

Annelerimiz öğlenden sonra, yaz ise ikindiden sonra yemek hazırlığına başlardı. Eskiden şimdiki kadar çok fırın yemeği olmazdı. “Tandırlık”ta veya “hayat”ın uygun bir köşesinde iki taşın üzerine kurdukları ocakta, elleri isli, gözleri dumandan yaşlı bir şekilde “kuşkana” (tencere) yemekleri yaparlardı. Sonradan çıkan “kazocağı” (gaz ocağı) işlerini biraz kolaylaştırdı. Yine de annelerimiz ocağın başından uzun süre ayrılamaz, ikide birde pompalamak zorunda kalırlardı.

Babaların en fakirleri bile Ramazan’larda bonkör olurdu. Akşama şunu yap, bunu yap diye hanımlarına yemek siparişi verirlerdi. Anaların da hoşuna giderdi onların bu tavrı. En fakirlerin sofralarında bile birkaç çeşit yemek olurdu, hatta tatlı. O zaman şimdiki kadar çok tatlı çeşidi yoktu. O kadar tatlıyı yapacak kadar fırın da malzeme de para da yoktu. Unu, yağı, varsa sütü, tabii ki şekeri kıvamında pişirip karıştırdın mı tatlı bir şeyler olurdu elbet. Helva, sütlü (sütlaç), kalbura bastı, hiç olmazsa bayat ekmeği kızartıp üzerine kaynamış şekerli suyu dökersin, olur sana tatlı. Maksat biraz da nefsi köreltmek değil mi?

Komşuluk hakkı diye bir şey de vardı eskiden. Herkes birbirine yaptığı yemeklerden, tatlılardan gönderirdi. Kokusu gitmiştir, çocukların canı çeker diye… Çeşit olsun diye… Sevap olsun diye… Bazen kadınlar unutursa erkekler hatırlatırdı.

İftar vakitleri gerçek bir sevince dönüşürdü.

Eski Urfa’da mimari yataydı. “Çardaklı” evler bile çok azdı. Urfa’nın hemen hemen her tarafından Ulu Cami’nin minaresi, en azından “külah” kısmı görülürdü. Akşama yakın anneler sofrayı hazırlarken, babalar yorgun argın işten eve dönerken çocuklar bizim evin yakınındaki meydanın Ulu Cami minaresinin tepesinin göründüğü yüksekçe bir yerinde toplanırdı. Erkekler çeşitli oyunlar oynarken kızlar kendilerine mahsus bir tempoyla seslendirdikleri çeşitli tekerlemelerle yeri göğü inletirdi.

Çoğu kimse de Ulu Cami’yi görmek için dama çıkardı. Sonradan öğrendim, sadece bizim mahallede değil Urfa’nın her tarafında aynı haller varmış.

Ezan yaklaştıkça heyecan da yükselirdi. Uzaktan minarenin taraçasına çıkan hocanın silüeti görüldükçe vaktin yaklaştığı anlaşılır, heyecan daha da artardı. Sonra havaya doğru çıkan siyah bir is çizgisi, tepesinde patlama görüntüsü ve tüm şehirde duyulan patlama sesi… Arkasından dalga dalga yayılan ezanlar… Çocuklar ceplerinde taşıdıkları iftarlıkları atıştırırken herkes evine doğru koşar, ortalığı derin bir sessizlik kaplardı. Ben de sevinirdim, ama o ömür boyu benden ayrılmayacak olan, o zaman anlamını veremediğim o marazi hüznü de hissederdim o sevincin gerisinde.

Yatsıya doğru teravih heyecanı başlardı. Erkenden giderdi herkes. Camiler dolar taşardı. Namazı beklerken Ramazan’ın, orucun, iftarın sevinci ve heyecanı içinde yüzler gülerdi.  Ezan saatine kadar herkes avlunun bir köşesinde tam anlamıyla “muhabbet” ederdi. Cami gibi, caminin avlusu gibi cemaatin yüzü de ışıl ışıl parlardı sanki.

Ramazan dışında namaz kılmayan birçok kişi bir aylığına da olsa namaza başlardı. Beş vakit kılmayanların birçoğu teravihe gelirdi. Diğer namazlarını evinde kılanlar da camiye gelirdi. Özellikle Ramazan’ın ilk geceleri camiler dolar taşardı. Hangi caminin hocası ne kadar hızlı kıldırıyor tartışmaları yapılırdı tatlı tatlı. Çocuklar “kudurmasın” (yaramazlık yapmasın) ve gülmesin diye büyüklerin arasına alınırdı. Yine de birçoğu yerlerinde duramaz, gülüp güldürürdü. Bazı ihtiyarlar dayanamayıp kızardı, hatta kovmaya kalkışırdı camiden. Kimse onlara bir şey diyemez, ama yaptıklarını da tasvip etmezdi. “Huysuz ihtiyarlardı” onlar, her zaman öyleydiler zaten, her zaman herkese kızarlardı. Ben “akıllı” bir çocuktum, hiç diğer çocukların yaptıklarını yapmazdım, yapanlara da gizli bir gururla kızardım. Bazen kendimi tutamayıp güldüğüm de olurdu. Ama göbeğimi oynatıp abdestimi bozmamaya dikkat ederdim.

Cemaatin uygun bir yerinde yan yana oturan dört beş “zakir”in, iki ya da dört rekâtta bir hocalar selam verdikçe hep aynı makamla getirdiği salavatlar teravihleri daha bir şenlendirirdi. Cemaat de kendi çapında eşlik ederdi, kimi açıktan kimi içinden. Ben de eşlik etmekten hoşlanırdım. O arada namazın hızından nefes nefese kalanlar da kısa bir süreliğine dinlenmiş olurdu.

Gün teravihle biterdi. Henüz televizyon, telefon, sosyal medya olmadığı için herkes erkenden uyurdu.

Sahura davul sesiyle kalkardık. Sık sık uyanamayıp aç tuttuğumuz da olurdu. Başka her yerin aksine, Urfa’da sair zamanlar fırından pide alınırken, Ramazan’da somun alınırdı daha çok. Varsa akşamdan kalma yemekler yenirdi, çok zaman da kahvaltılık bir şeyler… Ama o zamanların kahvaltılıkları şimdiki kadar bol ve çeşitli değildi. Her lokma ile eğer varsa peynirin ucundan bir ısırık alırdık. Her zeytin tanesini birkaç lokmada yutardık.

Yaşım biraz büyüyüp de oruç tutma çağına girdiğim zamanlar, özellikle ortaokul yıllarımda Ramazan artık yaz aylarına kaymıştı.

Urfa’nın “yaz” Ramazanları meşhurdur. Başka şehirlilerin “Ya Rabbi! Urfalıların tuttukları oruçlar hürmetine” diye dua ettikleri söylenir. Gündüz sıcaklık gölgede 40-45 derecelerin üzerine çıkar. Sair zamanlarda bile insanlar gölgelere kaçar, hayvanlar bile piyasada görünmez, bir gölge bulup sere serpe uzanır. Günler uzadıkça uzar. Ortalık iyice tenhalaşır. Esnaftan bazıları öğlennamazı ve cüzden sonra camiden ayrılmaz, halıların üzerine sere serpe uyurdu. Ayaklarını dükkânının önüne koyduğu leğendeki suya daldıranlar, başına hortum tutanlar, mendilini ıslatıp ıslatıp başına saranlar olurdu. Aşağı Çarşı’daki Hasan Padişah Camii’nin avlusundaki suya ayaklarını daldırıp vakit geçirmek Urfa Ramazan’larının klasiklerindendi. Herkes açlıktan değil illaki susuzluktan yakınırdı, şikayet anlamında değil, naz makamında… Bir bardak soğuk suyun hayali süslerdi herkesin zihnini ve dilini. O da kolay kolay geçmezdi herkesin eline.

Çünkü o zamanlar buzdolabı yok evlerde. Sonradan duydum, Urfa’da karlıklar varmış, kışın karını şehrin etrafındaki mağaralara taşıyıp üzerine samanlarla örtüp yaza ulaştırır, yaz gelince de parça parça kesip satarlarmış. Zenginin işi her zaman öyledir, keyfin, rahatın yollarına kolay ulaşırlar. Bizim elimize geçmez. Ben hiç karla soğutulmuş su içmedim. Sonraları buzhaneler çıktı. Şehirdeki çok sayıda buzhanede kalıp kalıp dondurulan buzlar çarşıda ve mahallenin köşe başlarında kurulan basit tezgâhlarda bıçkılarla kesilip satılırdı. Babalar akşamları dönerken ellerinde ortasındaki delikten ip geçirilip bağlanmış, suları şıpır şıpır damlayan buz parçaları getirirlerdi. Anneler veya varsa ablalar hemen o buzu bir sürahiye koyup ifrata kadar suyu soğutmaya çalışırlardı.

Bayrama yakın zengin fakir bütün evlerde külünce hareketliliği yaşanırdı. Çeşitli baharatların da katıldığı şekerlisi de tuzlusu da olan külünçe bir çeşit kurabiyedir. Leğenlerce yapılır, mahalle fırınında pişirilir. Tadı da güzeldir, ama kokusu tadından daha güzeldir. Konu komşuya, yakın akrabaya dağıtmak da adettendir. Çok dayanıklıdır, bayramda ve sonrasında günlerce çay eşliğinde yenir.

Güzel günlerdi. Çok güzel günlerdi. Büyüklerimiz için de öyle miydi, bilmiyorum. Fakat biz çocuklar için güzeldi. Akıllı uslu olmanın dışında kimse bizden pek bir şey istemiyordu. Mutluyduk. O yıllarda yoksulluğumuzun bile farkında değildik. Dünyayı ve insanları tanımıyorduk. Dinî tartışmalardan haberimiz yoktu. Aslında o zaman şimdiki tartışmalar da yoktu. Teravihin, mukabelenin, kandilin İslam’daki yerini kimse sormuyordu. “Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” gibi saçma sapan sorular da sorulmuyordu hocalara, çünkü zaten kimse oruçluyken sakız çiğnemeyi aklına getirmiyordu.

Derken televizyon çıktı. Ve büyük bir hızla evlere girdi, başköşeye kuruldu. En fakirin bile… Eskiden çocukları eve sokmak çok zordu, televizyon sayesinde çocuklar kendiliğinden ve erkenden evlerine dönmeye başladılar, hatta evden dışarı çıkmamaya başladılar. Kimse iftar topunu dama ya da sokağa çıkarak beklemiyordu artık. Dizi film izlerken alt yazıda dakika dakika okuyordu herkes.

Zaten şehir büyümüştü. Fırsatını bulanlar eski şehrin avlulu evlerinden yeni mahallelerdeki apartman dairelerine göçmüştü. Ulu Cami’nin minaresi hiçbir yerden görünmüyordu artık, kimse görmeye de çalışmıyordu. (6 Şubat depreminde tepesi de göçtü ve henüz yapılmadı.) Zaten top da minarenin tepesinden değil yüksekçe bir apartmanın damından atılmaya başlanmıştı.

Hele cep telefonları çıktıkça, hele sosyal medya çıktıkça, çocukları, bırakın dışarıdan eve toplamayı, aynı evin odalarından yemek odasına toplamak bile zor olmaya başladı.

Şimdi çok hızlı yaşıyoruz. Niye bu acele, bilmiyorum. Ramazanı beklemek diye bir şey yok; aniden çıkıp geliveriyor, yakalanıyoruz adeta. Şimdi konforumuz çok. Evimiz, arabamız, eşyamız tıkış tıkış konforlu…

Şimdi teravih kılanlar yine var. Cüz dinlemeye gidenler de… Namaz kılanlar azalsa da oruç tutanlar hâlâ çok. Fakat açıktan oruç yiyenler de çoğaldı. Saygıdan bahsetmeye bile korkuyoruz; “Siz de bize saygı gösterin.” diyorlar. Lokantaların açık kapalı olması kimsenin gündemine girmiyor. Yıllarca aynı apartmanda oturdukları halde komşular birbirini tanımıyor. Kimse kimseyle yemeğini paylaşmıyor. Hoş şimdiki evlerin çelik kapılarından dışarıya yemek kokusu da sızmıyor. Zaten eskisi gibi zenginlerle fakirler bir arada yaşamıyor, ayrı ayrı semtlerde toplandılar. Fakir fukaranın yaşadığı yerlere kenar mahalle diyenler de var, şehrin varoşları da…

Şimdinin ihtiyarları, camiye gelen çocukları azarlamanın yanlış olduğunu biliyor, ama camiye ne kadar çocuk gidiyor, o ayrı…

Telefonların alarm zilleri dolayısıyla bugün sahurda davul çalınmasını istemiyor insanlar, hatta kızıyor. Ne garip, ben de doğru bulmuyorum.

Bizim evde herkes teravihe gitmese de oruç tutuyor henüz. Soframızda çeşit çeşit yemekler, tatlılar oluyor, çok şükür. Apartmanımızda komşular birbirini iyi kötü tanıyor. İftar saatine doğru kapılar çalınıp tabak tabak yemek ve tatlı da taşınıyor. Uzaklardan top sesini de duyuyoruz. Ezan sesi de geliyor evimize.

Ama o kadar! O eski Ramazanların havası da yok, tadı da… O güzelim “halet-i ruhiye”den en ufak bir eser yok. Galiba ve maalesef toplumda da o hava yok.

Hele Gazze’den gelen, enkaz arasındaki iftar sofralarının görüntüleri, on binlerce Gazzeli ölürken bir şey yapamamış olmanın utancını yüzümüze vurdukça, var olan azıcık hava da kaybolup gidiyor.

Evlerimiz genişledikçe gönlümüz daraldı; konforumuz arttıkça, huzurumuz azaldı. Büyüdükçe, okudukça, düşündükçe, gördükçe, tanıdıkça, yaşadıkça mutsuzluğumuz arttı. Yarınlara dair umutlarımızı kaybetmeye başladık.

Galiba o meşhur hikâyedeki o güzel insanlar gibi o eski Ramazanlar da o güzel atlara binip geri gelmemek üzere gittiler…

Mehmet SARMIŞ

                                                                                                                                                                 ŞANLIURFA

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.