Öğretmen Meslek Kanunu nihayet yasalaştı. Evvelce söylediğimiz üzere hem öğretmenliğin bir meslek kanununa sahip olması hem de bakanlık bünyesinde bir milli eğitim akademisinin kurulması çok eski zamanlardan beri eğitimciler ve akademisyenler tarafından dile getirilen hususlardı. Dolayısıyla bu sevindirici bir gelişmedir. Bununla birlikte bu yasanın çıkmış olması beklentilerin tam olarak karşılandığı ya da tartışmaların sona erdiği anlamına da gelmiyor. “Hangi yasa, bir alandaki ilgili tartışmaları bitirebilmiştir ki?” denilebilir. Ancak eğitim ve öğretmenlik gibi hassas ve mühim bir meselede tartışmalar farklı bir mahiyete sahiptir, olmalıdır.
Yasa ile ilgili söylenecek çok şey var elbette yine de kısaca bazı hususlar üzerinde durmakta faydalı olacaktır. Gerçi yasa çıkmadan önceki tartışmaların yasa metninde hak ettiği ettiği tesiri göstermediği göz önünde bulundurulduğunda yapılacak yapıcı eleştirilerin en azından uygulamada bazı şeyler düzeltilebilmesine ve esasen de eğitim fakülteleri meselesinin halledilmesine matuf olacağı varsayılabilir.
Daha önce de belirtmiştik. Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun hazırlanma ve yasalaşma sürecinin ve şimdi görüldüğü üzere metninin de en belirgin özelliği Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim fakültelerine olan “derin kırgınlığı” ve “duygusal kopuşu” yansıtıyor olmasıdır. Yasa metninde “eğitim fakültesi” ifadesi sadece bir yerde geçmektedir; 5/8/2011 tarihli ve 652 sayılı Özel Barınma Hizmeti Veren Kurumlar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 31 inci maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “eğitim fakültelerinin ilgili” ibaresi “Millî Eğitim Bakanlığınca belirlenen” şeklinde değiştirilmiştir (Madde, 35). Manzaranın söylediği, aslında böylesi bir düzenlemenin ardından eğitim fakültelerinin artık boşa çıkmış, anlamsızlaşmış olmasıdır gerçekten de. “Olsun canım böyle de olur ne önemi var, zaten eğitim fakülteleri de bi şey yapmıyodu ki” deyip geçiştirilecek bir durumdan fazlası vardır burada. Neden MEB, eğitim fakültelerinden bu derece bir kopuş içindedir bunun gerekçeleri üzerinde düşünmeliyiz ve cevaplarımızı yasa metninde bulabiliriz.
Yasa metni öğretmenin niteliklerinden ve nasıl hazırlanacağından bahsettiğine göre burada özellikle eğitim fakültelerinde neyin eksik yapıldığını görmek mümkün olabilir. Öğretmenlerin nitelikleri ve seçimi başlıklı Madde 7’de öğretmenlik, genel kültür, özel alan eğitimi ve öğretmenlik meslek bilgisi bakımından hazırlığı gerektiren özel bir ihtisas mesleği olarak tanımlandıktan sonra öğretmen olarak istihdam edilecekler, öğretmenlik mesleğine kaynak teşkil eden en az lisans düzeyinde yükseköğretim programlarından veya bunlara denkliği kabul edilen yurt dışı yükseköğretim programlarından mezun olan ve hazırlık eğitiminde başarılı olanlar arasından seçilir denilmektedir. Bu seçimin ardından hazırlık eğitimi gelmektedir. Madde 8’de öğretmenlik mesleği yeterlikleri çerçevesinde belirlenen teorik ve uygulamalı derslerden oluşan hazırlık eğitimi, Akademi tarafından verilir denilerek öğretmenlik mesleğine kaynak teşkil eden lisans bölümlerinin mezunlarına öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği teorik ve uygulamalı derslerin dolayısıyla ilgili uzmanlığın Milli Eğitim Akademisi tarafından verileceği karara bağlanmıştır. Öğretmenlik, genel kültür, özel alan bilgisi ve öğretmenlik meslek bilgisi bakımından hazırlık gerektiren bir uzmanlık mesleği olarak tanımlandığına göre en azından öğretmenlik meslek bilgisini lisans öğrenimlerinde almayanlara bu yeterliğin Milli Eğitim Akademisi’ndeki öğretimle kazandırılacağının ifade edildiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Milli Eğitim Akademisinin web sayfasında eğitim fakültesi mezunlarına üç dönem diğer fakülte mezunlarına dört dönem eğitim verileceği yazılmakla birlikte amaç ve içerik henüz belirsizdir. Matematik ya da biyoloji alanında lisans öğrenimi almış ve öğretmen olmak isteyen biri için oldukça anlamlı ve tutarlı bir yol gibi görülebilir akademide öğretmenlik meslek bilgisini edinmek. Pekiyi, bu durumda eğitim fakültesinden genel kültür, özel alan eğitimi ve öğretmenlik meslek bilgisi alarak mezun olmuş bir “öğretmen”in fiilen bir okulda çalışmaya başlayabilmesi için yeniden bu uzmanlık eğitimini alması mı istenmektedir? Bunun en yakın ve açık anlamı eğitim fakültelerinde genel kültür, özel alan ve öğretmenlik meslek bilgisinin adam akıllı alınmadığından başka bir şey olmayacaktır.
Uzun bir süredir herkesin öğretmen olabilmesinin yolu açıldı, eğitim fakültelerinden alınan formasyon eğitimiyle eğitim fakülteleri dışında bir lisans bölümünden mezun olanlar da böylece öğretmen aday havuzuna dahil oldular. Bu arada yine uzun yıllar boyunca sürekli yeni eğitim fakültesi açıldı, kontenjanları artırıldı. Şimdi bu formasyon tamamen MEB uhdesine alınmış görünüyor üstelik eğitim fakültesi mezunlarına ikinci bir öğretmenlik eğitimi alma, ikinci defa formasyon alma yükümlülüğü getirilmektedir sanki. Öğretmen olma ihtimalini taşıyanların sayısı artırılırken atanacak öğretmen sayısı sınırlandırılmaktadır. Bu da atanamayan öğretmen sorununun farklı bir çözümü olsa gerek.
Yine daha önce de belirttiğimiz üzere öğretmen yetiştirme politikaları bakımından bütün üniversite mezunlarına hitap etmek, onları da bu kapsama dahil etmek farklı ve anlaşılır bir yol olabilir. Ancak bu durumda eğitim fakültelerinin büyük kısmının kapatılması, az sayıda “Eğitim Bilimleri Fakültesi”nin açılması, lisans mezunlarının buralarda alacakları “yüksek lisans” düzeyinde uzmanlık eğitimi ile öğretmen olmaları temin edilmeliydi. O zaman kendi içinde de tutarlı olurdu sistem. Bakanlık ise bu fakültelerde yüksek lisans eğitimi alan adaylar arasından öğretmenleri seçer ve Milli Eğitim Akademisi’nde hizmetiçi eğitime alabilirdi. Bu durumda Akademi, öğretmen yetiştiren bir fakülte ya da formasyon veren bir kurum rolü yapmak yerine olması gerekeni yani eğitim alanında akademik yeterlikleri kazanmış adayları işbaşında bürokratik yapı uyarınca hazırlamaya, halihazırda görev yapanları geliştirmeye yönelik eğitimler düzenlemeye yönelebilirdi. Başka bazı bakanlıkların bünyesinde kurulan akademiler örneğinde Milli Eğitim Akademisinden bahsedilmesi de söz konusu olmaktadır. Ancak adalet ya da sağlık akademilerinin amaç ve işlevleri ile eğitim akademisinin amaç ve işlevleri oldukça farklıdır. Oralarda hukuk fakültelerinin ya da tıp fakültelerinin “yerini alan” bir uygulama olmadığı açıktır.
Milli Eğitim Akademisinin özelliklerine ve kapsamına bakıldığında esasen MEB’nın kendisine ait bir “eğitim fakültesi” ve “eğitim bilimleri enstitüsü” kurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü yasada Akademinin görevleri arasında ilk olarak “öğretmenlik mesleğine hazırlık eğitimi programlarını hazırlamak ve uygulamak (MADDE 27) ifade edilirken aynı zamanda “Eğitim kurumu müdürü veya müdür yardımcısı olarak ilk defa görevlendirilecek adaylar, Akademi tarafından düzenlenen yönetici yetiştirme programına alınır”(Madde 21) denilerek yönetici yetiştirme işinin de -her ne kadar zaten fiilen öyle olsa da- yasal olarak da akademyadan, üniversitelerden eğitim fakültelerindeki lisansüstü eğitimlerden ayrılışı perçinlenmiştir. Yani hâlâ “meslekte esas öğretmenliktir”… Madde 3’te ifade edildiği üzere “yöneticilik” ikinci ve yan bir görevdir; yönetici, öğretmen kadro ve pozisyonlarında görev yapanlardan Bakanlığa bağlı resmî eğitim kurumları ile Akademiye bağlı eğitim ve uygulama merkezlerinde müdürlük ve müdür yardımcılığı görevlerini ikinci görev kapsamında yürütenleri, ifade eder.” Eğitim yöneticiliğinin kendine özgü ayrı bir alan olduğu fikri hiç kabul görmeyecek bu gidişle.
Yasa da oldukça dikkat çekici bir diğer bölüm ise Hak, Ödev ve Sorumluluklar başlıklı ikinci bölümüdür (Madde 5 ve 6). Burada iki alt başlık bulunmaktadır; Öğretmenlerin hak, ödev ve sorumlulukları ve Yöneticilerin Ödev Sorumlulukları yöneticiler için olan bölümde hak ifadesinin geçmemesi yöneticiliğin ikinci bir yan görev olarak görülmesi nedeniyle onların da öğretmen olmaları ile açıklanabilir belki. Bununla birlikte öğretmenlerle ilgili alt maddelere bakıldığında ise herhangi bir haktan bahsedilmediği sadece ödev ve sorumlulukların yazıldığı görülmektedir. Hak bağlamında değerlendirilebilecek tek ifade Öğretmenler mevzuatta açıkça belirlenen hususlar ile olağanüstü hâl, genel afet ve salgın hastalık durumları haricinde meslekleriyle ilgili olmayan iş ve faaliyetlerde rızaları dışında görevlendirilemez biçimindedir. Haklardan ziyade ödevlere odaklanan yaklaşımın bir diğer yansıması da Madde 11, 12 ve 13’te uzun uzun açıklanarak sıralanan disiplin meseleleridir. Akademide hazırlık öğrenimi gören adayların uyması gereken kurallar bir yasadan çok yönetmeliğe ya da genelgeye yakışacak teferruat ile sıralanmıştır. Neredeyse metnin Milli Eğitim Akademisi disiplin yönetmeliği olduğu izlenimi uyanmaktadır. Bu manzara genel bir bakışla değerlendirildiğinde esasen bu yaklaşımın, eğitim fakültelerinden de gelen “disiplinsiz, yeterince hazırlanmamış” öğretmen adaylarını bakanlığın sıkı, katı bürokratik yapısına alıştırmayı hedeflediği bile söylenebilir.
Şu durumda öğretmen yetiştirme bakımından zengin ve uzun bir geçmişe, öyle ya da böyle anlamlı bir mirasa sahip olan Türkiye’de, Osmanlı’dan bu tarafa devam edegelen süreç bağlamında köklü bir “vazgeçiş” ve “dönüşüm” yaşandığı açıktır. Esasen bu gidiş eğitim sahasındaki küreselci dayatmanın iklimine olabildiğince uyumludur. Eğitimin, anlamdan ve değerden giderek koparılarak öğretmenliğin öylesine bir “teknik”e indirgendiği bir iklimdir bu. Bu iklimde “insan yetiştirme” ülküsüyle en baştan ve erkenden yetiştirilen “öğretmen”lere ihtiyaç kalmamıştır. Bir takım teknik bilgi ve becerileri öğrencilere kazandıracak uzmanlar söz konusudur artık. “Herkes öğretmen olabilir”den “olmalı”ya doğru bir koşuştur bu aslında. Kimliğimizi, kültürümüzü, inanç değerlerimizi yansıtan özgün bir eğitimden bahsedeceksek küreselci dayatmalara karşı duruşa buralardan da başlamalıyız. Büsbütün küreselci eğitim ve öğretmen anlayışıyla inşa edilmiş bir sistemde nasıl bir özgün eğitimden medeniyyet tasavvurundan bahsolunabilir ki?
Hasıl-ı kelam belirttiğimiz üzere Milli Eğitim Bakanlığı sanki kendi “eğitim fakültesi”ni ve kendi “eğitim bilimleri enstitüsü”nü kurmuş görünmektedir. Şimdi asıl sorumluluk eğitim fakültelerinde ve YÖK’tedir. Eğitim fakültesi nedir? Ne olmalıdır? soruları üzerinde bizzat eğitim fakülteleri ve akademisyenleri kafa yormalıdır.