Hiç şüphesiz, bugün de “kürk” denildiğinde aklımıza ilkin en değerli giysi gelir. Hatta kültürümüzde kürkün bu değerine bağlı olarak “Don kürktür, er Türk’tür; Kabahat samur kürk olsa kimse üstüne almaz; Kürkü orak vaktinde, orağı kürk vaktinde al; Gönül ya kürklüyü sever, ya kepenekliyi; Kürk, börk ile adam olunmaz; Tilkinin dönüp dolanacağı yer kürkçü dükkânıdır; Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü; …” gibi pek çok atasözü türetilmiştir. Fakat bunlar içerisinde bir tanesi daha vardır ki bunu duyduğumuzda aklımıza hemen mizah burcumuzun yıldızı Nasreddin Hoca Hazretleri gelir: Ye kürküm ye…
Hikâye malumunuzdur: Hocamız bir düğüne gider. İyi giyimli varlıklı kimseler baş köşeye oturtulduğu hâlde, hoca hazretlerine bakan bile olmaz. Bundan dersini alan hocamız, bir dahaki düğüne dostlarından ödünç aldığı kürküyle gider. En güzel taamlar önüne dizilince de ikramın asıl sahibine “Ye kürküm ye!” der.
Bu hikâyede dönemin koşulları içerisinde insan davranışlarına yönelik bir eleştiri olduğu açıktır. Fakat hikâyeyi bugün için de geçerli kılan taraf, hikâyede aynı zamanda bir materyalizm eleştirisinin de yapılmasıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ’ya atfedilen “Nice insanlar gördüm üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok” sözü de aynı dönem içerisinde bu eleştiriyi daha da geçerli kılar. Dolayısıyla töreli her iki sanatkârımız da dikkâtimizi doğrudan insanın esas cevherine çekerler. Hiç şüphesiz bu cevherin esası ise Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimizdir. Öyle ki Efendimiz’in (s.a.s) arkadaşlarıyla otururken onlara su dağıttığı sırada içeriye gelen bir yabancının belki yaşadığı şaşkınlığa da bağlı olarak “Bu topluluğun lideri kim?” şeklindeki suali, cevherin kimliğini de kesinlikle ortaya koyar. Bu soruya Hz. Peygamber’imizin (s.a.s) “Seyyidü’l-kavmi hâdimuhum” (Topluluğun efendisi, onlara hizmet edendir) şeklinde buyurması ise hangi makamda bulunursak bulunalım bugün de bizim ölçümüzü kesinlikle tayin eder. Nitekim meseleye bu cihetten bakan Seyyid Burhaneddin Çelebi Hazretleri, hikâyedeki hikmeti şu şekilde ortaya koymuştur:
“Yoksul ve derviş takımı geldiği vakit dış görünüşüne bakmadan, aba giyenlere kaftan giyenlerden daha çok izzet ve ikram edin. Zira ehlullâhın çoğu aba giyip geçmişler. Kepenek altında er yatar, sözü gereğinde fakir fukaraya iltifat edip hürmet gösterin; gönüllerini alın.”
Kısacası hikâyede asıl hikmet, doğrudan kürkün altında gizlidir. Doğrusu, “Don kürktür, er Türk’tür” atasözü, bu hikmete milletçe mâlik olduğumuzu açıkça gösterir. Fakat her hâlükârda asıl maksadımız, ilâhidir ve ehlullâha yaklaşmaktır.
O hâlde unvanı/cübbeyi/makamı aradan çıkarmak koşuluyla biz dahi söyleyelim:
Ye hocam ye…