Onun gencecik ellerinde ilmin meşalesi, büyük büyük mollalarından aldığı “icazeti” bölgede aylarca konuşulmuş; fiziki güzelliği yanında zekâsıyla parıl parıl parlayan, henüz reşit olmamış bir civan!
O, girdiği ilim meclislerinin tümünde ününe ün katarak, ilmî münazaralarda karşısında duracak kimse bırakmayan; okuduğu kitapları bir çırpıda ezberleyip hıfz eden!
O, on bir günde ezberlediği İzhar’dan Endülüslü Malik’in yazdığı bin beyitlik manzum Elfiyesi’ni ve nahiv ile ilgili el-Muğni ile İbn-i Lebib’in el-Kavaid adlı eserlerini ezberleyen.
O, ateşin zekâsı ve üstün belagatiyle insanları kendine hayran bırakan. Ve Arapça, Kürtçe ve Osmanlıcada yekta, Farsça, İngilizce ve Fransızcada iyi olan!
O, camilerde imam, kürsülerde vaiz, ilçelerde müftü, üniversitelerde akademisyen ve de Diyarbakır’da Büyükşehir Şehremini olan!
O, ders aldığı mollalara kök söktürecek kadar cerbezeli insan, dostum Ahmet Bilgin’dir.
Ahmet Bilgin; bir söz ustasıdır ve konuşurken seçtiği kelimeleri bir mücevherci edasıyla seçer ve kelimeler onun dilinde yakut, elmas ve altına dönerdi.
Onun konuştuğu her kelimenin tınısı insanın gönlüne siner ve beyninde parlardı. İnsanlar onu dinlemekten haz alırdı.
O, sözlerini ayet, hadis ve şiirlerle bezer. Ama o, sözünü de uzatır da uzatır. Buna rağmen kimse yüksünmez ve konuşmaları arasında gah Fuzuli’den, gah Baki’den, Şeyhülislam Yahya Efendi’den, gah Taşralı Yahya’dan, gah Ahmed-i Hani’den, gah Fakıyı Tayran’dan, gah Nedim’den, gah Nabi’den, gah Molla Ahmed-i Ceziri’den, gah Sadi’den, gah Hafız’dan, gah Mütenebbi’den, gah da İmam Şafii’den şiirler, kasideler, gazeller okur.
Onun Divan şairlerinin dışında; Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Ali Emiri, Ziya Paşa, Muallim Naci, Namık Kemal, Şinasi, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç ve Ahmet Arif’e kadar daha nice şairlerden ezberinde yüzlerce şiiri vardır.
Ahmet Bilgin’in Diyanet İşleri eski başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz, Mehmet Görmez ve şarkın tarih kokan yiğit insanı İhsan Süreyya Sırma Hoca ile de arası iyidir. Bunların bulunduğu ortam kendiliğinden ilim ve irfan meclisine dönerdi. İlmî mevzular, fıkhî meseleler, siyasi konular ve gazeller, kasideler, şiirler havada dakikalarca uçuyordu.
Dağarcığında Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe şiirler vardır onun. Adeta onların bulunduğu meclislerde büyük şairlerin, âlimlerin ruhları seyran ederdi.
Muammer Kaddafi daha hayatta idi. Libya’ya bizleri özel davet etmişlerdi. Ahmet Bilgin, Mehmet Sılay, Ferhat Koç ve ben İbrahim Halil Çelik, Libya’nın başkenti Trablusgarp havaalanına indik. Bizleri karşılamaya gelen heyetin başında Libya’nın eski Başbakanı Muhammed Mengüş de vardı. Gelen heyete Ahmet Bilgin bu havaalanının isminin yanlış yazıldığını söyledi. Gelen heyet şaşırdı. Ahmet Bilgin anlatarak onları ikna etti. Yıllardır kullandıkları salonun üstünde yazılı olan bu ismin yanlış olduğunu nasıl fark etmediklerine hayretler içinde kabul ettiler. Ahmet hocanın Arapçası Araplardan daha iyi idi. Bu ziyarette üniversite hocalarıyla şiir okuma yarışmasına girdi ve koca koca Arap hocaları yendi o gün.
O, Şafii fıkhı derslerini de babası Molla Abdülhadi’den aldı. Şark medreselerinde o zaman Şafii fıkhı; İmam Nevevi’nin el-Minhac ile Gayetü’l-İhtisar ve şerhi İbn-i Kasım’dan okutulurdu.
Ahmet Bilgin’in babası Molla Abdülhadi ise bunlara ilaveten Yusuf Erbilî’nin meşhur el-Envar’ını da medresede okutuyordu.
Onun babası da bölgede namlı bir molla idi. Molla Abdülhadi’nin yayımlanmış: Feraiz, Keşfü’l-Fürût, Eş’ari Akidesi, Elfazü’l-Küfür ve Münacaat adlı eserleri de vardır.
Molla Abdülhadi’nin daha yayımlanmamış defterler dolusu Kürtçe kaside, gazel ve şiirleriyle bölgenin değerli âlimlerine yazılmış çok mektupları vardır.
Molla Abdülhadi Comani’nin; Bediüzzaman Said Nursi’nin Urfa’da vefatında Kürtçe yazdığı uzun mersiyesinden iki dörtlük:
“ Hun werin cümle temam- ı müslimin
Ehl-ı şerke ehl-ı gerbı ecmaiyn
İrtihal kır Hazret-ı Üstad-ı din
Rehmetullahi aleyhi külle hiyn
Roja hicrana yekiyn aşrı Adar
Hey hewere hey werin derd-ı xedar
Asıman jera giri bu ihmirar
Asımane dünya sor bu misl- ı hwun “
Molla Abdülhadi Comani
Molla Abdülhadi Comani
Türkçesi:
“Ey tüm Müslümanlar gelin görün
Şarkın ve garbın bütün insanları gelin
Din üstadı öbür dünyaya göç etti
Allah’ın rahmeti her an üzerine olsun
Ayrılık günü şüphesiz Mart’ın onu idi
Bu amansız musibetin imdadına gelin
Gökyüzü onun için ağladı, kıpkırmızı kesildi
Dünya seması adeta kan rengine büründü.” şahane bir mersiyedir.
Ahmet Bilgin’in ders aldığı bölgenin meşhur hocalarından bazıları:
Molla Muhyettin-i Havari, Molla Muhammed-i Arabkendi, Molla Havvan, Molla Said ve Molla Muhammed-i Gerzi gibi büyük âlimlerdir.
Ben, Ahmet Bilgin ile 1983 yılında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Rektörü Halil Cin’in makamında ilk kez yüz yüze tanışmıştık. Bundan kırk üç yıl evveldi. Ahmet Bilgin, Halil Cin hocanın asistanı idi. Halil Cin hocanın iki Ahmedi vardı. Bir Ahmet Bilgin, diğeri ise Ahmet Akgündüz idi.
Ben de Urfa Halk Eğitimi Başkanı ve Harran Üniversitesi Kurma Derneği Başkanı idim. 12 Eylül darbesinden sonra yerli idareci olmam hasebiyle Urfa’dan sürgün olma ihtimali karşısında kendi kurduğumuz Ziraat Fakültesine genel sekreter olmak için Diyarbakır’a gelmiştim. Bu mevzuyu konuşuyorduk Halil Cin hocayla. Urfa Ziraat Fakültesi Dekanı İsmet Baysal ise benim sekreter olmamı istemiyordu. Zira onu aşar, doğrudan rektör ile görüşeceğimden çekiniyordu. Evet! Aynen öyle de yapardım doğrusu.
Gel gör ki sekreterlik olmayınca Sinop’a sürgünüm çıktı. Kader bizi sürgünden Urfa’ya belediye başkanı yaptı. Kahırdan lütfa uğradık. O gün bugündür Ahmet Bilgin ile iki eskimez dostuz. Ahmet Bilgin dostunun dostudur. Cefakârdır. Mükrim bir insandır. O, dostlarını asla yarı yolda koymaz. O, üstüne düşeni çekinmeden yapar.
28 Şubat darbesinde zalimlerin zulmünden Avrupa’ya hicret etmiştim. Ben, yurt dışında 1999 yılında Avusturya’dan Bonn’a Herr Tilman Zülch’ün daveti üzerine Birleşmiş Milletlerde bir konuşma yapmak üzere Almanya’ya geçerken hudutta yakalandığımda Ahmet Bilgin, Ali Yüksel ve Süleyman Yıldırım’la Dünya Vatansızlar Derneğinin Genel Başkanı Herr Tilman Zülch ile görüşerek benim için Avusturya eski Cumhurbaşkanı Kurt Waldheim’ı bile ayağa kaldırandır. Onunla acı-tatlı çok hatırlarımız vardır. Onları anlatmakla bitmez.
Ama asla unutamadığım, yıllar önce olan bir garip olayı bugün olmuş gibi kelimesi kelimesine anlatacağım:
Ahmet Bilgin ile birlikte Rasim Özdenören ağabeyin Cebeci, Dede Efendi Sokak’taki evine gitmiştik. Evde Hacı Bayram Camii imam hatibi Abdulkadir Şehitoğlu, Erdem Bayazıt ağabey, Kamil Aydoğan ve başka birkaç misafir daha vardı.
Her zamanki İbrahimî mesleğimizi ifa edecektik. Nemrut’un narını gülistana çeviren Hazreti İbrahim’in zamanından kalma çiğköfte yoğurma işimizi eda ettik ve afiyetle yedik çiğköftemizi.
Hem siyaset hem de ilmî sohbetler edildi. Uzun zamandır görmediğimiz Erdem ağabeyle hasret giderdik.
Rasim ağabeyin kibarlığı ve efendiliği dillere destan idi. İstanbul’da birinin cinlerle konuştuğunu söyledi. Onları nasıl kullanacağını söyledi. Erdem Bayazıt abi de onu tasdik etti.
Ahmet Bilgin itiraz etti. Böyle bir şey olmaz dedi.
Rasim abi: “Şimdi seni telefonla konuşturayım o hoca ile.” dedi ve telefonu açtı.
Rasim abi telefonda hocaya Ahmet hocanın adını vermeden telefonu uzattı Ahmet Bilgin’e. Telefonun sesi açık idi. Hepimiz dinliyorduk.
Ahmet Bilgin sordu: “Sen hangi dilden konuşuyorsun cinlerle?”
Karşı taraftan gelen ses: “Cince!” dedi. Ahmet Bilgin: “O zaman konuş da görelim?” dedi zekice. Karşı taraftaki ses bir şeyler geveledi. Ahmet hoca: “Senin bu konuştuğunu banda aldım. Şimdi o konuştuğunu bize bir daha tekrarlar mısın?” dedi. Karşıdaki ses kesildi. Bir sükût çöktü ortalığa. Oda buza kesmişti.
Ben de zevkle seyrediyordum odadakilerin yüzlerini. Rasim abi ile Erdem abinin yüzlerinin rengi uçmuş ve hayretler içinde idiler.
Ahmet hoca: “Cinlerin özel bir dili yoktur. Onlar birlikte yaşadığı her toplumun diliyle konuşurlar. Kürtlerle Kürtçe, Türklerle Türkçe, Araplarla Arapça, Farslarla Farsça, Fransızlarla Fransızca ve İngilizlerle İngilizce, Çinlilerle de Çince konuşurlar. Velhasıl cinler hangi toplumda iseler onların dillerini konuşurlar. Onların özel dilleri yoktur!” dedi ve kendini tanıttı. Hoca sert kayaya çarptığını bir anda anladı. Kendisinin de Siirtli olduğunu ve Ahmet hocayı tanıdığını söyleyip özür diledi.
Bizimkilerin de nasıl bir tufaya geldiklerini böylece o gece izleyip anlamış olduk. Bu unutulmaz olayı ben yıllardır hiç unutmadım.
Ahmet hocanın Kur’an tefsiri iyi olup onun tefsir derslerini dostları olarak Ankara’da, Şehit Adem Yavuz Sokak’taki bürosunda zevkle takip ettik. O da birkaç tefsirden hazırlanarak Kur’an ayetlerini bize daha detaylı bir şekilde tefsir ediyordu. Derse gelen dostları için mekânı bir Kur’an Akademisi olmuştu Ahmet hocanın.
Kimler gelmiyordu ki o mekâna, kimler?
İsmail Nacar’dan Mehmet Nuri Yılmaz’a, İbrahim Halil Çelik’ten Ferhat Koç’a, Ahmet Gül’den Mehmet Karabulut’a, Şeyh Hüseyin Mutlu’dan Menaf Değer’e, Talu Evirgen’den Mehmet Karaman’a, Mehmet Burkan’dan Bahri İleri’ye, Mustafa Aydoğan’dan Yunus Emre Şerbetçi’ye, Albay Said Ekinci’den Ebubekir Memiş’e ve İbrahim Atalay’dan Arif Ersoy’a kadar sayamayacağım kadar daha nice dostları Kur’an’dan feyz almaya gelirlerdi. Ahmet hoca bizlere vereceği derslere çalıştıkça onun zekâsı daha da parlıyordu. Küllenen ateş eşildikçe ışık saçıyordu. Daha çok fayda elde edecektik o derslerden. Ama pandemi bunu bize çok gördü. Vaha olan gönüller çöle döndü. Kur’an Akademimiz de böylece tatile girdi. Dersler de sona erdi.
Hatırlıyorum; Kur’an-ı Kerim’in genç dimağlara nakşedilmesi için Kur’an’ı kolay öğrenme metodu diye Ebubekir Memiş’in üstün sabrı, gayreti ve ısrarlı takibiyle ona bir çalışma yaptırmıştı. Bundan başka Ahmet hocadan sadır olan bir eseri gören varsa beri gelsin?
Ahmet Bilgin Hoca mütebahhir bir âlim olmasına rağmen ilmini kâğıda dökmekte tembeldir. Saatlerce konuşur ama bir satır yazmak bile ona ağır gelir. O, ehl-i kalem değil, ehl-i kelamdır.
Bir de diline pelesenk ettiği şu sözü: “El-ilmü fi’s-sudur, la fi’s-sutur”u hiç ağzından düşürmez ve bunun arkasına sığınır: “İlim satırlarda değil, sadırlardadır!” der durur.
Ahmet Bilgin’in ne acıdır ki basılı bir tek eseri yoktur. Onun doçentlik tezi bile basılmamıştır. O bir sohbet ehlidir. Onun kalem ehli olmaya vakti de yoktur.
Belki bu yazdıklarımı okur da ona ağır gelir ve oturur ondan beklenen kitapları yazar, beni de mahcup eder. Vesselam.
Benim tanıdığım Bilgin Başkan bu manifesto dan sonra bu işin altında kamaz. Öyle bir ESER yazarlığı yok; Şaheser göreceksiniz