Vuslatının 752. Sene-i devriyesinde Hz. Mevlana’yı rahmetle anıyorum.
Dünya Milletleri arasında hoşgörü simgesi; İslam dünyasında, alim, arif, şair, mütefekkir, mütedeyyin ve mutasavvıf gibi pek çok ünvanla anılan Hz. Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. 30 Eylül 1207’de Afganistan sınırları içerisinde yer alan Türk boylarının yaşadığı; Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası Sultanü’l-Ulema (Âlimlerin sultanı) lakabıyla tanınan Muhammed Bahaeddin Veled, Annesi ise Belh Emiri Rüknüddin’in kızı Mümine Hatundur.
Muhammed Celaleddîn çok küçük yaşlarda ders okutmaya başladığı için kendisine Efendimiz anlamına gelen “Mevlâna”ve Diyarı Rum’un (Anadolu’nun) bir vilayeti olan Konya’da yaşadığı için de “Mevlâna” Celaleddîn’i Rûmî denilmiştir.
“Hayat bir nefestir, aldığın kadar. Hayat bir kafestir, kaldığın kadar. Hayat bir hevestir, daldığın kadar.” Sözleriyle yaşamayı bir nefes kadar kısa, dünyayı bir kafes gibi dar, dünyanın nimetlerini geçici bir heves gibi gören; ölümü yeniden doğuşa, Rabbine kavuşmayı sevgiliyle buluşmaya benzeten Hz. Mevlâna, bundan 752 yıl önce 17 Aralık 1273 Pazar günü Konya’da vuslata ermiştir. Sözleriyle ve geriye bıraktığı eserleriyle hem yaşadığı çağı hem de çağlar ötesini aydınlatan Hz. Mevlana’nın ismi; vefatının üzerinden asırlar geçmesine rağmen, ismi hala dillerde ve gönüllerde dolaşmaktadır.
Düşüncelerini birleştirici, bütünleştirici ve kucaklayıcı bir üslupla kaleme aldığı; düşünce dünyamızı besleyen, Kuran ayetlerinin yorumundan, Peygamberimizin hadisi şeriflerinin anlatımından başka bir şey olmayan; Mevlana’nın başta Mesnevi’si olmak üzere, Divan-ı Kebir, Fîhi mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a, Mektûbât gibi eserleri Kuran ve Hz. Muhammed’in sahih hadislerini ihtiva eden ‘Kütüb-i Sitte’ den sonra en muteber kitaplar olarak zikredilmektedir. O’nun için Molla Camii Hazretleri Mevlâna hakkında “O bir peygamber değildir ancak O’nun kitabı vardır. “ifadesini kullanmıştır.
Mevlâna derki, “Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama bakar. Özünü görmek isteyen cana bakar. Bir ayağım sağlam bir şekilde şeriat üzerinde, diğer ayağım 72 Milleti dolaşır.” Ne yazık ki; günümüzde Şeriatsız İslam, İslamsız tasavvuf, ibadetsiz din, Mevla’ sız Mevlâna özlemi içinde olan, sözde entelektüeller tarafından:
“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kâfir ister Mecusi ister puta tapan ol yine gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” Sözleri ile Mevlâna; Allah’a karşı insanı, Vahye karşı aklı, dine karşı pozitivist bilimi ilahlaştıran Hümanist ve mistik bir şair gibi tanıtılmaya çalışılmıştır. Oysaki bu sözler; “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlayıcıdır.” Zümer Suresi 53. Ayetinin yorumundan başka bir şey değildir. Bu sözleriyle Hz. Mevlâna; İslam’da olmayan yeni bir çığır açmamış. İslam’ın koyduğu sınırların dışına taşmamıştır. Ancak Allah’ın bağışlayıcılığı konusunda ümitsizliğe düşülmemesi gerektiğini hatırlatmıştır. Mevlâna’yı her türlü İslam dışı şenaati, mubah sayan ve hoş gören bir anlayışla özdeşleştirmek O’na atılabilecek en büyük iftiradır.
Tasavvufi bir coşkunlukla, manevi bir atmosfer içinde icra ettiği Mevlana’nın “Sema” etmesi bugün empoze edilmeye çalışıldığı gibi folklorik bir gösteri değil, İslam düşüncesine ait inanç akidelerinin; akıl, ruh ve sevgi üçgeni içinde sunulmasıdır. Zira Sema; sembolik olarak, kâinatın oluşumunun, insanın âlemde dirilişinin, kulluğun idrak edilip “İnsan-ı kâmil” e doğru yönelişinin ve sonsuzluk âlemine dalışının ifadesidir.
Semazenin siyah hırkası mezarı, hırkanın çıkarılması manen yeniden dirilişi, başa giyilen sikke mezar taşını, tennure kefeni, kolların çapraz bağlanması “1” rakamı gibi olup, Allah’ın birliğinin tasdik edilişini, sağ elin göklere açılması ve sol elin yere dönük tutulması Haktan aldığı ihsanın geri halka saçılmasını, sağdan sola kalbinin etrafında dönülmesi ise bütün yaratılmışları aşk ve sevgi ile kucaklamasını sembolize etmektedir.
Şunu iyi bilelim ki; sevgi, barış, tevazu, dürüstlük ve hoşgörü timsali Hz. Mevlana’nın “Sema”ını folklorik bir dans gibi takdim ederek manevi kültürümüzü gelecek nesillere taşımamız mümkün değildir. Müslüman Türk milleti olarak, Mevlana’yı olduğu gibi anma ve anlama sorumluluğumuz vardır.
Şunu ifade etmek isterim ki; Mevlana’yı Mevlâna yapan şey, Onun Kur’an’a ve sünnete bağlılığıdır. Mevlâna kendini şu sözler ile tanımlamaktadır:
Seçilmiş Muhammed’in ayağının yolunun tozuyum.
Birisi beni bundan başka bir sözle naklederse,
Ben o sözü söyleyenden de, o sözden de şikâyetçiyim.
Mevlâna, elbette bir insan severdir, ancak bir hümanist değildir. Mevlana bir hoşgörü abidesidir, ancak kendisini olduğunun dışında göstermeye çalışarak haddini aşanlara kendi üslubunca şöyle cevap vermektedir:
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verilecek bir cevabım var elbet.
Lakin bir lafa bakarım, laf mı diye?
Birde söyleyene bakarım, adam mı diye?
Öfkenin, şiddetin, düşmanlığın cana kıymanın, ahlaki yozlaşmanın, riyakârlığın hayatımızı kuşattığı şu zaman diliminde; özellikle ticaret hanelerimizin duvarlarını süsleyen Hz. Mevlana’nın şu sözlerinin yaşam biçimine dönüştürülmesine ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatmak isterim
“Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Hataları örtmede gece gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Öfkede ölü gibi ol,
Her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
Zir, Hak yolunda hakikate varmak sözle olmaz! İnandığını yaşamakla olur.
Hz. Mevlâna, sözü ortaya atıp, uzleti köşesinde sessizce oturan bir tasavvuf erbabı değildir. Gerek sözleriyle gerekse eserlerinde yöneticilerin halkına nasıl davranmaları gerektiğini açıkça vurgulamış; tasavvufun irşad yönünü de kullanarak, anlamlı sohbetleri, veciz sözleri, şiirleri ve semâ âyinleri yoluyla uzak ve yakın, çevresinde kilerin yollarını aydınlatmış; zaman zamanda hem kendi çağında yaşayan yöneticiler, hem de yaşadığı çağdan sonra gelecekler hakkında etkin uyarılarda bulunmuştur.
Haksızlığa uğrayan bir mazlumun ağzından, adil olmayan yöneticileri, haksız hüküm veren hâkimleri, şöyle kınamıştır. “Yoksulun gönlünü kebap edip yiyen zalim yönetici, iyice dikkat ederse; görür ki kendi budunu kızartıp yemektedir.” “Ey hâkim, senin hükmün adalettir, azgınlık değildir. Ey Sultan, kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına nasıl reva görürsün? Kim kuyu kazarsa içine kendi düşer, hadis-i şerifini okumadın mı? Çünkü zalimin zulmü, karanlık bir kuyudur…” “Emir sahibi yönetici hainlik ederse çevresindekiler de hainlik eder; Yeryüzünde hüküm verecek hâkim de bilerek yanlış hüküm verirse, Yüceler yücesi ve gerçek hâkim olan Allah tarafından nelere uğratılır? Vay onların haline, vay onların haline! Diyerek adaletli olmayan yöneticilerin halini acıklı bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Büyük Velî Şakîki Belhî, Harun Reşide hitaben; “Ey Harun! “Sen suyun menbaı gibisin. Senin valilerin, komutanların, devlet ricalinde bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı temiz, berrak olursa suyun kolları da temiz ve berrak olur. Suyun menbaı kirli olursa suyun kolları da kirli olur. Şeklinde uyarıda bulunmuştur. Çünkü halkın yöneticileri ve âlimleri sıradan insanlar değildirler. Onların doğru olmaları halkın doğru olmalarına onların yanılmaları da halkın yanılmalarına vesile olmaktadır.
Peygamberimiz: (s.a.v) “İki sınıf insan vardır. Onlar düzelirlerse bütün toplum düzelir, onlar bozulurlarsa bütün toplum bozulur. Bunlar âlimler ve amirlerdir.” Buyurmuştur. Peygamberimizin Hadisi şeriflerinden aldığı ilhamla Hz. Mevlana; devlet yöneticilerini; Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, ilahi adaletin yeryüzündeki temsilcisi, halkı ise Allah tarafından yöneticilere verilmiş bir emanet olarak görmüştür. Mevlâna kendilerini halkın üstünde gören gururlu ve kibirli yöneticileri halkın omuzlarında görünen ve halkın omuzlarına yük olan tabuta benzetmiştir. Osmanlı padişahları da belli bir yaşa gelen şehzadelerine; “adil olun, zulümden uzak durun, bilginleri gözetin, mağrur olmayın, istişare edin, cömert olun, hakkı koruyup kollayın, kanunlara uygun hareket edin, hayırla anılacak işler yapın” vasiyetinde bulunmuşlardır.
Dönemin devlet yöneticileri Zaman zaman Mevlana’ya başvurarak, ondan nasihat istemişlerdir. Halkına iyi davranmayan ve ülkeyi kötü yöneten Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’ ta Bir gün Mevlana’yı ziyarete gelerek kendisinden nasihat istediğinde; kendisine sertçe bakarak, “Sana ne nasihat vereyim. Sana çobanlık emretmişler; sen kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler; sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı; sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun.” İfadesinde bulunmuştur. Bu sözleri işitip yaptığı icraatlarına muhasebesini yapan sultan, ağlayarak dışarı çıkmış ve Allah’a duada bulunarak daima adil olacağına ve iyi işler yapacağına dair yemin etmiştir.
Hz. Mevlâna, yöneticilerin sosyal adaleti sağlaması hususunu bir padişahın ağzından şöyle ifade ediyor. “Ben bir hükümdarım, benim işim adalettir, lütuftur. Ben kendi soframda ne yersem, halkıma da onu yediririm. Pişmiş, ham boğazımdan ne geçerse maiyetimdekilerin, yani halkın boğazından da o geçer. Ben kürk, atlas ne giyersem halkım da onu giyer. Ben bunları giyerken onlara eski elbise giydiremem. Çünkü ben; “Siz ne giyiyorsanız, hizmetçilerinize de onu giydirin; elinizin altındaki kişilere yediğiniz şeylerden yedirin”… Peygamber Efendimizin sözünden öğüt alırım: Demiştir.
Sözlerimi noktalarken; savaşların, işgallerin, haksızlıkların, şiddetin hüküm sürdüğü emperyalist güçlerin ümmetleşerek bütünleştiği İslam ümmetinin çatışarak, çarpışarak, savaşarak
parçalandığı süreçte evrensel barışın, kardeşliğin, sevginin hoşgörünün simgesi olan Mevlana’yı
en sade vatandaşından en tepedeki yöneticilerine kadar; anlamaya dinlemeye, sözleriyle aydınlanmaya ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatmak isterim. Vuslatının 752. Yılında Hz. Mevlana’yı Rahmetle anıyorum.
Mustafa KIR
Hakk’ı dillendiren yüreğine sağlık Muhterem Başkanım! Mevlana ‘ya rahmet diliyorum. Bizlere de gafletten uyanma diliyorum. Esselamüaleyküm.