eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Kemal Timur

1969 yılında Besni’nin Yazı Yalankoz Köyü’nde doğdu. 1987’de lise, 1993’te lisans, 1995’te yüksek lisans, 2001’de doktora öğrenimini tamamladı. 2003 yılında Erciyes Üniversitesi Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında Yrd. Doç. Dr. kadrosuna atandı. 9 Ocak 2009 tarihinde Doçent, 22 Temmuz 2014 tarihinde ise Prof. Dr. olarak ataması yapıldı. 2011 yılında üç ay Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Texas Üniversitesinde (University of North Texas) çalıştı ve bazı araştırmalarda bulundu. Akademik hayatında Dumlupınar Üniversitesi, Yozgat Bozok Üniversitesi, Dicle Üniversitesi, Düzce Üniversitesi ve Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı, Batı Edebiyatı, Edebi Akımlar, Şiir Tahlilleri, Türk Hikâyesi, Türk Romanı, Tenkit Tarihi, Tanzimat Devri Türk Edebiyatı, Servet-i Fünûn Dönemi Türk Edebiyatı, Tanzimat Dönemi Edebi Metinleri, Servet-i Fünûn Dönemi Edebi Metinleri, Metin Tahlilleri, Yeni Türk Edebiyatında Devirler ve Nesiller, Servet-i Fünûn Şiiri, Yeni Türk Edebiyatında Roman ve Hikâye Tahlilleri, Yeni Türk Edebiyatında Şiir Tahlilleri, Sosyal Değişim ve Roman, Yeni Türk Nesrinde Hikâye ve Romanın Gelişimi ve Günümüz Türk Şiiri derslerini yürüttü. Kemal Timur, Türkiye’nin farklı illerinde Üniversitedeki görevi sırasında farklı öğrenci ve kesimlere Safahat atölyesi çerçevesinde Mehmet Akif ve Safahat Okumaları konusunda seminerler verdi. Yine çalıştığı farklı üniversitelerde Dekanlık, Dekan Yardımcılığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği, Üniversite Yönetim Kurulu Üyeliği ve Sosyal ve Beşeri Bilimler Etik Kurulu Üyeliği gibi görevlerde bulundu. Yeni Türk Edebiyatı alanında kırk beş civarında öğrencinin Yüksek Lisans ve Doktora tezini yönetti. Edebiyat ve sanat alanında ulusal ve uluslararası dergilerde seksen civarında makalesi yayınlandı. Elli beş civarında radyo ve televizyon programında konuşmacı olarak yer aldı. Yaklaşık elli altı kitap ve kitap bölümüne imza attı. Kırk civarında kitap ve dergide editörlük görevinde bulundu. Alanıyla ilgili altı farklı projede yürütücü olarak görev yaptı. Evli ve üç çocuk babası olan Kemal Timur, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki görevini sürdürmektedir.

    Ortadoğu’daki Olayların Çözüm Şifrelerini Elinde Tutan Bir Millet:Türkler-3-

    Önceki iki yazımda “Medeniyetlerin Beşiği Olan Orta Doğu, Orta Doğu’da Bir Elin Beş Parmağı Olan Milletler, Olaylar, Hadiseler ve Yorumlar, Birleştirici Evlilikler, İsyan ile Clara’nın Düğün Merasimi, İsyan’ın Babasının 40 Odadan Oluşan Evi ve Orta Doğu İçin Bir Umut”başlıklarıyla romandaki kurguyu bu yönleriyle tahlil edip yorumlamıştım. Şimdi ise romandaki Cenaze Töreni ile devam edip bu yazı serimizi tamamlamaya çalışalım.

    Cenaze Törenleri

    Romanda, düğün törenleri ve evlilikler yanında, iki cenaze töreni de Türklerin Orta Doğu coğrafyasındaki rolü açısından oldukça önemli bir işleve sahiptir.

    İsyan Paris’ten döndükten sonra yaşlı olan babaannesi vefat eder. Belli bir süre sonra da babasını kaybeder. Padişah torunları olan bu iki kişinin cenazesi, -“ülkenin diğer yüksek görevlilerine yapıldığı gibi”- resmi bir törenle kaldırılır. Ayrıca bütün dini cemaatlerin ve grupların temsilcileri ile farklı ırklara mensup insanlar davet edilmiş ve hepsi de bu törenlere katılmışlardır. İsyan’ın babasının cenaze töreninde, kalabalıktan adeta mezar taşları görünmez olur. Yani Osmanlı soyundan gelen bir insan, cenazesiyle dahi farklı din ve milliyetlerin bir araya gelmesini, bunların bir amaç doğrultusunda hareket etmesini sağlamış olur. Böylece söz konusu cenaze töreni bu bölgede yaşayan insanlar için birleştirici bir fonksiyon üstlenir. 

    Mekânlar

    Yine yazımızın aynı başlığı çerçevesinde ifade etmeye çalıştığımız düşünce, romandaki bazı mekân unsurları vasıtasıyla da yazar tarafından vurgulanır. Romanda Osmanlı hanedanına mensup insanların yaşadığı evler, gerek fizikî durumu, gerek estetik yapısı; gerekse de bu mekânın sosyal statüsü cihetiyle onları diğerlerinden ayıran önemli farklılıklara sahiptir. En başta bu mekân unsurları, eser içerisinde bir anlayışı ifade eden sessiz bir roman kahramanı gibi yer almışlardır.  Bunları da birkaç paragrafta kısaca şu şekilde irdeleyelim.

    Osmanlı soyundan gelen İsyan ailesinin İstanbul’dan ayrıldıktan sonra ilk yaşadığı mekân Kitabdar’ın Adana’daki evidir. Kentin merkezinde olan bu malikâne, kuytu bir yerde ve kerpiçtendir. Yazarın tabiriyle o tarihlerde lanetlenmiş bu evin, her şeyi farklı olduğu gibi gelen hocalar da hep aykırı tiplerdir. Yüksek duvarları ve bahçesi olan eve, insanlar oradan geçerken görmezlikten gelirler. Bu evde doğan İsyan’ın babası, okula hiç gitmemiştir. Hep hocalar onun ayağına gelmiş ve onu okutmuşlardır. Onun Türkçe hocası papaz eskisi bir imam; Arapça hocası, evinden kovulmuş Halepli bir Yahudi; Fransızca hocası, Anadolu’nun bir yöresinde nereden düştüğü belli olmayan bir Polonyalıdır. Burada dikkat edilecek olursa, gelen hocalar, var olan düzeni benimsemeyen ve topluma aykırı insanlardır. Ayrıca bu hocaların içinde hiç Türk yoktur. Buradan anlaşılıyor ki Maalouf, Osmanlı Devleti’ni temsil eden bu ailenin millet ve din farkı gözetmediklerine dikkatleri çekmektedir.

    Varlıklı olan İsyan’ın babası, Adana’daki evde “Fotoğrafçılık Derneği” adı altında bir dernek kurar. Bu derneğe üye olanlar arasında en yeteneklisi bir Ermeni olan Fen Bilgisi Öğretmeni Nubar’dır. Dışarıda, Ermeniler ile Türkler arasında çarpışmalar olduğu halde, İsyan’ın babası ile Ermeni Nubar arasında olumsuz bir şey yaşanmaz. Tam tersine gün geçtikçe samimiyetleri artar. Bunlar, dışarıda olup bitenlerle pek ilgilenmezler. Yaptıkları tek şey fotoğraf çekip koleksiyon yapmaktır. Bu resimlerin en eskileri 1901 en yenisi 1909 Nisanına aittir. Bu tarihten sonra hiç fotoğraf çekilememiştir. Çünkü dışarıda isyan olmuş, isyancılar Adana’da Ermeni mahalleleri ile birlikte bu evi de yağmalamışlardır. Zaten bu ev Osmanlının Doğudaki güçsüzlüğünü sembolize ettiğinden taştan bir ev değil, kerpiçtendir. Adana’daki evin yıkılması, Osmanlı Devleti’nin doğudaki güç ve kuvvetini yitirdiğini de sembolize etmektedir.

    Adana’daki evin yakılıp yıkılmasından sonra bütün aile Lübnan’daki Dağ kasabasına gitmeye karar verir.İsyan’ın babası, Beyrut yakınlarındaki Çamlık Tepe’de, Adana’da terk ettiği eve benzer bir malikâne inşa eder. Adana’dan aileden kalma eşyaları, annesinin mücevherlerini, babasının eski aletlerini, halıları, kasalar dolusu tapu ile fermanı ve çektiği fotoğrafları yerleştirir. Romanda bu eşyalardan bahsedilmesi de tesadüfi değildir sanırım. Çünkü her eşya birer mesaj verir. Getirilen eşyalar Osmanlının son mirası olduğu gibi, çekilen fotoğraflar da, yapılan haksızlıkları gösteren delillerdir. Ayrıca kasalar dolusu tapular, Orta Doğu’daki bütün milletlerin topraklarının birer resmi belgesi gibi bu ailenin elindedir.

    İsyan’ın babası ile Ermeni Nubar, Adana’da “Fotoğrafçılık Derneği”ni kurarak birer gazeteci görevi yaparlar. Konuyla ilgili şu çarpıcı cümleleri vermek konuya açıklık getirecektir: “Yeni Kitabdar malikânesinin salondaki büyük duvarına, resimlerden en beklenmedik olanı asılmıştı: Meşalelerin kindar alevleri arasında görülen başları sarıklı, suratları terli isyancıların resmi; bu tuhaf av tablosu, babamın ömür boyu gözleri önünden silinmeyecekti. Yıllar boyu, ziyaretçiler dalga dalga gelip bu yüzlere bakacak, tanıdık bir yüz arayacaktı. Babam da bocalayıp durmalarını uzun süre seyredecek, sonra da “Hiç aramayın, tanıdık bir yüz çıkmaz; bu halktır, bu yazgıdır” diyecekti.”

    Beyrut’taki eve gelenler farklı düşünceleri olan insanlardır. İsyan’ın babası ise tam bir ihtilâlcidir. Çocuklarının da birer ihtilâlci olmasını istemiştir. Onların okula gitmelerine karşı çıkmıştır. Çünkü okulların insanları uysallaştırdığına inanmaktadır. Ona göre geleceğin ihtilâlcileri ‘böyle bir yoldan geçemezdi ve sürünün içinde boğulup gidemezlerdi. Bir de gerçek öğretmenler, onlara değişik gerçekleri öğretenlerdir’ tezini savunur. Osmanlı Devleti’nin başına geçen, son dönemdeki Padişah ya da yöneticilerin hemen hemen hepsi aynı bilgilerle yetiştirilmiş ve dolayısıyla aynı hataları yapmışlardır. Bunun için İsyan’ın babası aykırı bir insan olarak farklı şeyler düşünür. Her şeye isyan eder ve oğlu İsyan’ın da bu tarzda yetişmesini arzu eder. İşte Beyrut’taki ev, bu şekildeki aykırı insanlarla dolup taşar. Anlaşılmamış ressamlar, kadın şairler, Mısırlı yazarlar ve şarkiyatçılar onun evini sürekli ziyaret ederler. Çünkü İsyan’ın babasına göre, o güne kadar farklı fikirleri olan kişiler ciddiye alınmadıkları gibi fikirleri de hor görülmüştür. Maalouf’a göre Osmanlı Devleti son zamanlarında farklı ressamlara, kadın şairlere, Mısır gibi ülkelerde yetişen aydın kişilerin fikirlerine ve Doğu’yu araştıran şarkiyatçılara kıymet vermediği gibi bunları küçümsemiştir. Onun için Osmanlı soyundan gelen bu Osmanlı prensi bunları eleştirirken, kapılarını, yeniden bu tarzdaki sanatçılara açmıştır. Burada da yazar, o güne kadar yapılanları değil de, farklı yöntemlerle Orta Doğu’daki olayların önlenebileceğini düşünür.

    Amin Maalouf, kendisi de Lübnanlı bir Hristiyan aileye mensup olduğundan İsyan’ın Çamlık Tepe’deki kârgir evini bildiğini söyler ve onun anlatmadığı bazı bilgileri de verir. O evin önünden geçen yazar, içini hiç görmemiştir. O ev hiçbir eve benzemez. Ne tam anlamıyla çağdaş, ne dağ evi, ne de Osmanlı evine benzer. Bütün üslupların karışımı bir evdir. Bu malikâne, iki dünya savaşı arası dönemde, Doğu’nun yüksek sanat ocağı olarak hatıralarda kalmıştır. O evde, konserler, şiir geceleri, fotoğraf sergileri ve her türlü açılışlar yapılmıştır. Bu ev aynen Osmanlı Devleti gibi hiçbir eve benzemez. Bütün Orta Doğu’daki milletlerin kültür ve sanat özelliklerini taşımaktadır. Ayrıca bu Osmanlı evi, doğunun sanat ocağı görevini yıllarca görmüş; ancak ne yazık ki iki dünya savaşında yıkılarak sadece hatıralarda kalmıştır. Yaklaşık altı asır süren bir devlette yıllarca şiir geceleri, yani büyük şairler yetişerek sanatlarını icra ettikleri gibi, farklı milletlerin farklı sanatları da yıllarca bu evde bir ressamın sergisi gibi sergilenmiştir. Bu kadar uzun ömürlü olan bir devlette açılışlar da yapılmıştır. Küçük açılışlarla beraber eski çağlar kapatılıp yeni çağlar açılmıştır.

    İsyan, İkinci Dünya Savaşından sonra Beyrut ve çevresinde yaşanan olaylardan sonra tımarhaneye konulmuştur. Devam eden savaştan yararlanarak tımarhaneden kurtulmayı başardıktan sonra Çamlık Tepe’deki bu eve uğrar İsyan. Ev yakılıp yıkılmıştır. Yangın da hâlâ sürmektedir. Bir an duraksadıktan sonra geri dönüp eve uğrar ve evin bütün anahtarlarını toplayıp eşi Clara ile buluşmak üzere Paris’e giderEvin yanması Osmanlının tamamıyla etkisini yitirdiğine delalet ettiği gibi, manen bu bölgenin problemlerinin çözümünün de onların torunları olan Türklere geçtiğine işaret eder. Bu yakılıp yıkılan evin kırk odası bulunmaktadır. Bu da Osmanlının yaklaşık kırk civarında farklı milleti yıllarca bir arada yaşattığına işaret eder.

    Burada İsyan’ın, evin bütün anahtarlarını alması da dikkat çekicidir. Yani Osmanlı’yı temsil eden son malikâne yıkılsa da evin bütün anahtarlarına o sahip çıkar. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’ni temsil eden evin bütün anahtarlarıyla beraber adeta Devletin bütün sırları da bir Türk olan İsyan’da toplanmıştır.

    Bir de Maalouf’a göre Orta Doğu’daki bütün olayların sır perdesi Osmanlı torunları olan Türklerde gizlidir. Dolayısıyla Orta Doğu’daki bu sır perdesini Müslüman olan Türkler aralayacaklardır. Çünkü İsyan, Osmanlının yakılıp yıkılan bu son evinin bütün anahtarlarını alarak sevgilisiyle tekrar buluşup kayıplara karışmıştır. Zaten roman da bu iki sevgilinin buluşmasıyla son bulmuştur.

    O halde Orta Doğu’nun bütün sihirli anahtarları bu millette bulunmaktadır. Bakalım bu sırlı anahtarlar ne zaman bulunacak ya da Orta Doğu’daki milletler İsyan ile Clara gibi ne zaman bir araya gelerek evlenecekler ya da birleşeceklerdir? Maalouf’un bu çözüm önerisi ve isteği ne zaman gerçekleşecek, bunu da zaman gösterecektir. Lübnanlı bir Hristiyan olan ve Orta Doğu’daki coğrafyayı iyi bilen Maalouf gibi romancı ve aynı zamanda bir gazetecinin dikkatleri bunlara çekmesi önemlidir diye düşünüyorum.

    Toparlayacak Olursak

    Yazımın başlarında da belirttiğim gibi Maalouf, bu küçük; fakat kapsayıcı romanında okuyucuya önemli mesajlar vermek istemiştir. Romandaki olaylar ve geçtiği dönemlerde başta Orta Doğu olmak üzere bütün dünyada savaşlar, olaylar ve değişimler yaşanmaktadır. Romanda, dünyada meydana gelen hemen hemen bütün olaylara, Maalouf ve romanın başkahramanı İsyan’ın diliyle temas edilmiştir. Bizim tespitlerimize göre bütün olaylarla birlikte romanda asıl verilmek istenen mesajlar, romandaki Ohannes Paşa’nın tabiriyle İmparatorluk topluluklarından Sultanın yüce elinin beş parmağı olan Türkler, Ermeniler, Araplar, Rumlar ve İsraillilerin barış ve kardeşçe yaşamalarıyla mümkün olacaktır. Bu mesajlar trajik tarzda Doğunun Limanları romanı ile vurgulanmak istenirken çözüm önerilerine de dikkatler çekilmiştir. Çözüm konusunda olayları yaşayıp anlatan ve bir Osmanlı prensi olan İsyan, yaptıklarıyla hep birleştirici olmuştur. Orta Doğu’daki kanın durması için çözüm önerileri sunmuştur. Her iki dünya savaşına karşı çıkmıştır. Romanda, Araplar ve İsrailliler arasında fazla büyük problemlerin olmadığına temas edilmiştir. İsyan ve Yahudi Clara, bu toplulukların, beraber yaşayacağı mesajlarını, kendi düğün törenleriyle göstermişlerdir. 

    Romanın bütününde de birleştirici olayları görmek mümkündür. Yaşlı Doktor Kitabdar, aslen İranlıdır ve bir Osmanlı paşasının kızı İffet ile evlenmiştir. İffet’ten İsyan’ın babası dünyaya gelmiş ve haksızlıklara karşı çıkıp mücadele etmiştir. İsyan’ın babası, arkadaşı ve bir Ermeni olan Nubar’ın kızı Cecile ile hayatını birleştirmiştir.  İffet, Hayfa’lı Arap ve Müslüman olan Mahmut ile evlendirilmiştir.

    Yazımızın başında da değindiğimiz gibi İsyan, en karışık bir dönemde Yahudiler ve Araplar arasındaki çarpışmaların olduğu bir dönemde evlenir ve bu evlilik törenine Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar davetlidirler. Bu düğündeki her grup, barış mesajları vermiştir. En sonunda İsyan ile Clara her şeye rağmen buluşmuşlardır. İsyan, başından geçen hadiseleri anlatırken hep birleştirici mesajlar verir ve hep barıştan yana tavır koyar. Arkadaşı Bertrand, savaş haberlerini verirken milliyetçi tavırlar takınınca İsyan ona itiraz ederek aynı kanaatte olmadığını söyleyerek ataları olan Osmanlıları örnek gösterecektir.

    Osmanlı torunları olan İsyan’ın babaannesi ile babasının cenaze törenine bütün dini grupların temsilcileri çağrılır ve hepsi de davete katılırlar. Clara ile İsyan âşık oldukları halde mektuplarındaki barış çalışmaları, aşklarının önüne geçer. Bir Yahudi olan Clara ile Müslüman İsyan’ın düğünlerine bütün gruplar davet edilir. Burada Yahudiler ile Müslümanlar arasında oluşan düşmanlıklardan bahsedilir. Bu düğün, bir nevi aradaki düşmanlık buzlarını eritir. Buna paralel olarak romanda işlenen unsurlar da birleştiricidir. Clara ile İsyan’ın düğün töreninde, İsyan’ın babası, biri Doğu biri Batı müziği çalan iki orkestra tutarak bütün katılımcıları ve farklı grupları memnun etmeye çalışmıştır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki bu romandaki olaylarda yazar, hep barış mesajları vermiş; kendine göre çözüm önerileri sunmuş; Türkler, Araplar, Yahudiler, Ermeniler ve Rumların yıllarca iç içe yaşadıklarını ve birbirlerinin kültürlerine yakın olduklarını romandaki evlilikler ve kullanılan unsurlarla göstermeye çalışmıştır.

    Bütün bunlarla birlikte Orta Doğu’daki karışıklıklar, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla artmıştır. Çünkü bölge adeta başsız ve babasızkalmıştır. Doğunun Limanları romanında, Orta Doğu’da meydana gelen karışıklıklar bundan dolayı Sultan Abdülaziz’in “hal edilme” hadisesinden başlatılmıştır. Osmanlı Devleti bu tarihten sonra da yaşamını sürdürmüştür. Ancak bu tarihten sonra bölgede fazla bir varlık gösterememiştir. Gelen padişahlar içinde sadece Sultan II. Abdülhamit yaklaşık 33 yıl kadar, yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatmıştır. Sultan Abdülhamit’in gitmesinden sonra devlet yaklaşık on küsur yıl içinde dağılmıştır. Dolayısıyla romandaki olayların Sultan Abdülaziz’in hal edilmesiyle başlatılması ve ondan sonra meydana gelen karışıkların gün geçtikçe artması dikkat çekicidir. 

    Son paragraf olarak şunu da belirtmekte fayda görüyorum. Bu romanda anlatılan olayların, tarihin akışına ne derece uygun olduğu ayrı bir araştırma konusudur. Ancak şu bir gerçek ki, günümüzde de benzer problemlerin devam ettiği Orta Doğu’daki olaylar zincirinin bir kısım değinilmeyen ayrıntılarını, bu romanda görmek mümkündür. 

    Netice-i Kelam

    Doğunun Limanları yazarı Maalouf, romanında da ifade ettiği üzere eserin başkahramanı olan İsyan ile 1976 tarihinde Paris’teki bir metroda tanışmıştır. İsyan, annesi Ermeni olan bir Osmanlı prensidir. Dolayısıyla İsyan, romanın hem başkahramanı hem de anlatıcısıdır. Amin Maalouf ise, sadece sorduğu sorularla onun başından geçen olayları dinleyip kaleme almıştır. 

    Roman özetle, aidiyetlere, insan ayrımına dair ne varsa hepsine -başkahramanının isminden de anlaşıldığı gibi- bir isyan içerir. İsyan bir Müslüman olmasına rağmen bir Yahudi ile evlenir. Babası bir Osmanlı prensi olduğu halde en iyi arkadaşı bir Ermeni’dir. İsyan’ın da bir kısmına üye olduğu Fotoğrafçılık Kulübü, Özgürlük Örgütü ve PAJUW gibi örgütler, hep barış için çalışırlar. İki Dünya Savaşında, Filistin ve Lübnan’da çıkan bölünmeler arasında İsyan ve çevresindekiler hep birleşme mesajları verirler. Diğer yandan Orta Doğu’daki olaylara üstü kapalı çözüm önerileri sunarlar. Tüm kitap boyunca kimliklerin önemli olmadığı vurgulanır. İsyan, insanların kimlikleri ne olursa olsun hepsini kardeş olarak görür. Ona göre insanlar, ırk yerine kendilerinin birer dünyalı olduğunu hiçbir zaman unutmamalı ve bu inanca göre yaşamalıdırlar. Son söz olarak, bakalım Maalouf’un bu güzel temennileri ne zaman gerçekleşecek… Umutla bekleyeceğiz… (SON).

    Prof. Dr. Kemal TİMUR

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Gizemnur dedi ki:

      Kaleminize sağlık hocam. Bilgilendirici ve öğretici yazınız kitapta anlatılmak istenen mesajlara ışık tutmaktadır. Yazınızı okurken romana farklı bir gözle bakmaya başlıyoruz.

    2. Ali SEVER dedi ki:

      Kaleminize, yüreğinize sağlık Kıymetli Hocam. Bizleri asrın Ortadoğu panoramasında bir eser vesileyle gezintiye çıkardınız. Teşekkürler…

    3. Gizlem DERİN dedi ki:

      Kalemine sağlık hocam .