Hikâye denilince akla hemen bir metin veya vak’a gelir, lâkin hikâye bir vak’ayı sırasıyla anlatma işidir. Anunçün eskiler, vak’ada kıymet görmedikleri durumlar içün “Anlatma, hikâyeye değmez” derlermiş. Gerçi sizce de haklı değiller mi? Ağzı olanın konuştuğu bir ortamda her anlatılana kıymet verilse ortalık hikâyeden geçilmez.
Hikâyenin esası töreli edebî dairede doğrudan kıssalara, özellikle de peygamber kıssalarına bağlıdır. Elbette kıssalarda olduğu gibi, hikâyeden de murat bir hisseye nail olmaktır. Türedi dilde hikâyeye her ne kadar “öykü” adı verilmişse de onda bile iyiye ve güzele tevessül içün öykünmektir aslolan. Dolayısıyla her koşulda hikâye bizi hakikata bağlar. Hikâye hakikattan uzaklaştığı anda tüm hikmetini kaybeder. Anlatılanların hepsinin boş olduğunu belirtmek içün de ““Dinlemem, hepsi hikâye” der, geçeriz. Bu hakikattan mahrum olanlarsa hiçbir zaman bir hikâyenin kahramanı olamazlar! Bir hikâyenin, özellikle de en güzel hikâyenin kahramanı olmaksa her kulun yegâne muradıdır! Lâkin bunun için önce niyet etmek ve karar vermek gerekir.
Elbette herkes gibi benim de bir hikâyem var ve dahi hikâyemin de iki büyük kahramanı… Biri babam, diğeri de dayım bu kahramanlarım. Emaye ustası rahmetli babam, rahmetli dedemin tüm ısrarlarına rağmen beni emaye ustası yapmamış, okumamda ısrar etmişti. Belki o zamanlar benim göremediğim bendeki gayreti görmüş; dedeme her defasında, “Hayır, oğlum okuyacak!” demişti. Bense hâlâ okuyorum canım rahmetli babama saygı, minnet ve dua ile… Dayımsa 1965’lerde Eskişehir Yatılı Meslek Lisesi’nde Elektrik okumuş, daha sonra Kayseri’de hemen hemen bütün büyük fabrikaların kurulmasında kıymetli rol oynamış “Elektrikçi Adem Usta”… Çin, İsrail, Mısır’a da fabrika kurmaya gittiğini söylersem her halde mesleğinde ne kadar kariyer sahibi biri olduğu iyice anlaşılmış olur. Peki dayım benim hikayemin kahramanı nasıl oluyor? Benim hâlâ kulağımda çınlayıp duran şu öğüdüyle: “Evladım, Türkiye’de hangi işi yaparsan yap, her zaman bir numara olmalısın!” Elbette kendisi 1951’de Bulgaristan’dan geldiğinde bir yaşında olsa da orada çekilen acıları belli ki hiç unutmamış. Neyse hikâyeyi dıraz etmeyelim!
Ben maarif meselesini de aslında bir hikâye meselesi görmekteyim. Bunun için de önce atlamaksızın okul çağındaki her bir çocuğumuza hikâyemizi anlatmalıyız. Sonra da hepsine mutlaka kendi hikâyelerinin kahramanı olabilecekleri ortamı hazırlamalıyız. Biliyorum şartlar/ımız zor! Lâkin onlara bu fırsatı sunamazsak kıyametecek hep aynı hikâyeleri anlatıp dururuz. Yukarıda anlattığım üzere benim gibi kırkını aşmış herkesin maarifine dair anlatacağı acı veya tatlı bir hikâyesi vardır, biliyorum. Amma artık, maarifte yediden yetmişe herkesin bir hikâyesi olmalı! Aksi taktirde bizim tarafta aynı tas, aynı hamam…
Ârifî’m soylamış, görelim cânım ne soylamış:
bırak bunlar hikâye
vikâyedir hikâye
Ârifî’m maarifte
herkese bir hikâye…
Erhan ÇAPRAZ