İslâm uleması arasında “Tâhâ, Yâsin” gibi bazı sûrelerin başında bulunan harfleri isim olarak kullanmak hoş karşılanmamıştır. Burada bir hatıramı paylaşmak istiyorum. 1990’larda bir arkadaşım, oğluna Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’in yardımcısı “Taha Yasin Ramazan”dan mülhem “Taha Yasin” adını koymuştu. Ben Taha Yasin Ramazan’ın gayr-ı Müslim olduğunu söylemiştim ona, kabul etmemişti. Irak 1990’da aslında Kuveyt ile değil koalisyon güçleriyle ve bilhassa ABD ile savaşmıştı. Bu, arkadaşımız için çocuğuna isim koymaya yeterli gerekçeydi.
Bir başka arkadaşım oğluna Mısır’daki “Müslüman Kardeşler” adlı teşkilatın kurucusu Hasan el-Benna’nın adını koymuştu. Türkiye’deki muhafazakârlar tüm dünya Müslümanlarını yakından takip ederler ve sosyal hayatlarında bu görülür. Buna rağmen İran devriminin, çocuk isimleri üzerine tesiri olmamıştır. Meselâ Türkiye’de kimse çocuğuna “Humeynî” adını koymamıştır. Nadir rastladığımız “Ayetullah” ismi İran devriminden evvel de bu topraklarda olan isimlerdendi. Meselâ Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 1908-1909 tarihleri arasında görev alan ve ikinci başkanı olan kişinin adı Şevkipaşazâde Ayetullah Bey’dir.
Bir diğer arkadaşım oğluna sahabeden Ebu’d Derdâ’dan mülhem “Derdâ” ismini koymuştu. Ebu’d Derdâ demek Derdâ’nın babası demek. Sahabe böyle tanınmış ama. Halbuki “iyiliksever, yol gösteren, yardım eden” anlamlarına gelen “Derdâ” o sahabenin kızının adı.
1990’lardan sonra sıkça görülen isimlerden biri de “Aleyna”dır. Kabul ediyorum, “Aleyna”, ses ve ahenk olarak şiirsel bir kelime; ama kelime Arapça’da “bizim üzerimizde” anlamına gelir. Allah’ın selamını alırken deriz: “Aleyna ve aleykümselam” (Allah’ın selamı sizin de bizim de üzerimizde olsun)
Bizim nesilde solcu anne babanın, çocuklarına “Eylem, Deniz, Devrim, Evrim” gibi isimler koyması anne ve babanın dünya görüşünü, ideolojilerini yansıtır. İsmet İnönü ve Adnan Menderes’ten dolayı cumhuriyetin ilk çeyreğinden sonra “İsmet” ve “Adnan” isimleri artmıştır. Erzurum’da bir hocamızın babasının adı “Mahmut Şevket” idi. Dedesi İttihat ve Terakki cemiyetindenmiş. Hocamızın dedesi, Abdülhamit’in tahttan indirilmesine neden olan Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmut Şevket Paşa’ya hayranlığından evladına bu ismi koymuş.
2010 Temmuz’unda Allah’ın lütuf ve keremiyle bizim son beşik dünyaya geldi. O tarihten hemen evvel, biri sekiz diğeri 10 yaşında iki kızımla; Millî Mücadele’de Yavi’de “Canverenler Teşkilatı”nı kurup Ruslarla ve Ermenilerle savaşan, tam bir alperen karakteri olan Nakşibendi Şeyhi Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin “Hulâsatü’l-Hakâyık” adlı eserini baştan sona okumuştuk. Eserde Alvarlı Muhammed Lütfi’nin gazelleri var. Onun gazelleri Erzurum’da her evde daireyle, bendirle okunur. Efe’nin bazı gazelleri de türkü formatında TRT repertuarına kazandırılmıştır. Alvarlı Efe’nin gazellerinin hemen tamamında “kerem, kerim, ekrem, ikram, keremkâni, mükerrem” kelimelerinden biri geçer. Bu, kızlarımın da dikkatini çekince oğlumuzun adı ortaya çıkmıştı. Muhammed Lütfi’deki “Lütfi, lütuf” kelimesi de “kerem”i hatırlatıyordu. Böylelikle bizim oğlanın adı Muhammed Lütfi olmasa da “Muhammed Kerem” oldu.
Her insan kendi kahramanını ve kıymetlisini çocuğuna isim olarak seçer. Çocuktan evvel çocuğun ismi anne ve babanın sırrının ifşasıdır.
1970’lerde çocukluğunu yaşayan biri olarak dikkatimi çeken bir hususu paylaşmak istiyorum: Bizim aile gibi Erzurum’un kuzey ilçelerinden (Narman, Tortum, Oltu…) gelen ailelerin erkek çocuklarının ve babalarının adları aşağı yukarı aynıydı: Ahmet, Mehmet, Yusuf, Hasan, Ömer, İsmail, İbrahim, Abdullah, Hüseyin, Veysel, Mevlüt, Yahya, Nuri, Mevlüt, Faruk, Yakup, İlhami, Ebubekir, Osman, Mahmut, Şaban, Ali, Mustafa, Muammer, Nurettin, Seyfettin… Nadir de olsa Muhammed. Muhammed ismi Resulullah (s.a.v.)’a saygıdan ötürü çocuklara pek koyulmazdı. Olur ya, sokakta Muhammed ismini taşıyan çocuğa biri küfreder, hakaret eder yahut Muhammed ismini taşıyan çocuk bir fenalık eder… İşte Anadolu insanının irfanı, işte ince ruh, kavi iman…
Anne tarafım, bilhassa dedem Hacı Hasan tarikat ehli olduğu için erkek isimleri daha ziyade “çarıyâr-ı güzin”den ve peygamber isimlerinden; baba tarafım ise daha çok Türk coğrafyasından, ağa paşa isimlerinden etkilenmiş. Bir de babamın kendisi gibi Almancı Oltulu bir arkadaşının adı dikkatimi çekerdi: “Efraim”. Efraim, bazı kaynaklarda Hz. Yusuf’un ikinci oğlunun adı diye yazılı. Yine aile dostumuz ve Kavak mahalleli rahmetli Veysel amcamızın “Eflatun” adında bizlerden büyük bir oğlu vardı. Çocuk ruhumun anlamadığı ve unutmadığı isimlerdendi. Eflatun’u çocukken renk sanıyorduk. Sonradan öğrenecektik ki bizim Eflatun aslında Yunan filozof Platon’muş.
Köyden yeni göç ettiğimiz şehrin yahut mahallenin çok daha eski sakinleri olan komşularımızın çocuklarının ve arkadaşlarımızın isimleri bizim eş dost ve akraba çevresinde alıştığımız isimlerden değildi. Bu durum daha çocukken dikkatimi çekmişti. İsimlerin zihnimde uyandırdığı algıların eşliğinde mahalleye, şehre sonradan gelen ailenin çocuğu psikolojisini yaşıyordum. Mahallenin yerlileri genellikle babadan, dededen kalma toprak evlerde, taş konaklarda otururdu; biz Almancılar apartmanlarda… Ancak onlar şehri daha iyi biliyor, daha konforlu hayat sürüyorlardı. İşte bu evlerdeki arkadaşlarımızın isimleri şunlardı: Hakan, Aytekin, Tugay, Oktay, Başaran, Bahadır, Bahattin, Bahtiyar, Sedat, Vedat, Turan, Alper, Şevket, Murat, Alparslan, Cemal, Cemil, Atilla, Fikret, Rüstem, Cevdet, Serhat, Metin, Volkan, Fatih, Namık… Alıştığımız Hasan, Hüseyin, Ali, Osman, Mehmet, Ahmet isimleri yoktu.
Hasankale Maarif Müdürlüğü yapmış olan Şemsettin dedem ile Hınıs’ta eğitmenlik yapan Seyfettin dedem ailenin büyükleri olarak kendilerinden sonraki nesillerin ve bizlerin isimlerini koymuşlardır. Şemsettin dedem (Şemsi Bey) Türk tarihinden ailemize soyadı olarak seçtiği “Ertaş”a ses benzerliği olan isimleri yeğenlerine ve torunlarına sıkça koymuştur. “Ertaş” soyadının önüne “Erdal, Ergün, Erol, Birol, Ersin, Erkan, Erdem” gibi isimleri koyması ahenk, ses, müzikalite kaygısından olsa gerek. Rahmetli amcamın “Enver”, babamın adının “Reis” olması da ailemizin geldiği Kafkasya, Karadeniz coğrafyasının tesiridir. Anadolu’da Enver isminin çokluğunda Enver Paşa’dan mutlak bir etkilenme olmuştur. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) evvel yaşadığımız Ardahan-Göle-Posof taraflarında bugün bile babamın adı olan “Reis” ismine sıklıkla rastlamaktayım. Ayrıca baba tarafımda, babamın akranları, birkaç yaş büyükleri arasında “Ağabey, Paşabey, Rıfat (Rüfet)…” isimleri de ziyadesiyle var.
1970’lerde yeni taşındığımız mahallede kızların ve annelerin isimleri de bizimkilerden farklıydı. Bizim ailelerde kız çocukları daha ziyade Ayşe, Emine (Amine), Zeynep, Meryem, Asiye, Hatice, Hacer gibi isimlerdi. Bilhassa akraba ve hısımlarımızdaki kadın adları, bizim hangi coğrafyalardan geldiğimiz hakkında fikir veriyordu. Halalarım, teyzelerim, yengelerim, annemin arkadaşları az evvel saydığım isimlerin yanında Zülfinaz, Sehernaz, Sare, Gülnaz, Binnaz, Gülşah, Şehriban, Necmiye, Gülzâde, Şehriye, Güldâne, Cevâhir, Nurhayat, Dürdâne, Behice, Cezminur, Nazire, Mihriban, Cevriye, Bağdagül, Yurdagül, Fetahne, Gülbahar, Şennur, Şengül, Şenay, Fadime gibi isimler, kanaatimce bu ismi taşıyan insanların ve ailelerinin kökeninin bugünkü Kafkasya-Azerbaycan coğrafyasından geldiğine dair önemli kayıtlar.
Tortumlu, Narmanlı, Oltulu ailelerde hal böyleyken şehir merkezindeki mahallede bizden daha eski olan ailelerde, komşularımızda kızların ve annelerinin adları da umumiyetle şunlardı: Sevgi, Saadet, Rahime, Çiğdem, Fatma, Türkân, Kezban, Şefika, Senem, Günay, Aynur, Nurten, Sema, Filiz, Ayten, Havva, Öznur, Melek, Ülkü, Hülya, Figen, Lamia, Yaşar, Naime, Bahtınur, Arzu, Asuman, Songül, İlknur, Serpil, Özlem, Dilek…
Bütün bunlardan hareketle, çocuk isimleri sadece ailenin, anne ve babanın değil coğrafyanın, mekânın ve zamanın da sırrını verdiği anlaşılmaktadır. İsimler arasındaki fark, zihniyetler ve kuşaklar arasındaki farkı da ortaya koymaktadır.
Kuzey ilçelerimizde isimlerin çoğunlukla İslam tarihinden, mutasavvıflardan; şehir merkezindeki isimlerin daha çok Türk-İran tarihinden olduğu dikkatimi çekmiştir.
(Devam edecek)