21. Gün: RAMAZAN’DA ALLAH İÇİN HALVETE ÇEKİLMEK: İ’TİKÂF
Peygamberimizin eşi Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde i’tikâfa girerdi. (Buhârî, İ’tikâf, 1)
İ’tikâf, alıkoymak, hapsetmek, bir yerde kalmak anlamına gelir ve kişinin sıradan davranışlardan uzaklaşarak, akıllı ve ergen bir Müslümanın beş vakit namaz kılınan bir camide ibadet etme niyetiyle bir süre kalması demektir. İ’tikâf yapmak, kökleri Hz. İbrahim zamanına kadar giden bir ibadet çeşididir. Yüce Allah, Bakara suresi 125. Ayette Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’e, tavaf edecekler, orada ibadete kapanacaklar (i’tikâfa girecekler), rükû ve secde edecekler için Beyt’i temizlemelerini emretmişti. (Bakara, 2/125) İ’tikâf geleneği, Câhiliye döneminde de bilinmekteydi. Nitekim Hz. Ömer, henüz İslâm’a girmeden önce Mescid-i Haram’da i’tikâfa gireceğine dair adakta bulunmuştu.
Ramazan ayını en güzel şekilde değerlendirmeye özen gösteren Allah Resûlü, Ramazan’ın son on gününe daha da önem verir, ibadet hususunda başka zamanlarda göstermediği gayreti gösterirdi. Hz. Âişe’nin söylediğine göre, “Resûlullah (sav) i’tikâfa gireceği vakit, Ramazan’ın son on gününün ilk gecesinden önce sabah namazını kılar ve i’tikâf yerine girerdi.” Kendisi bu değerli zaman dilimini ihya ettiği gibi, ailesinin de aynı feyiz ve bereketten faydalanmasını ister ve geceleri aile fertlerini ibadet için uyandırırdı. Allah Resûlü’nün i’tikâf için gösterdiği hassasiyetin ardında yatan sebep, bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir Gecesi’ni ihya etme düşüncesiydi.
İ’tikâf, insanlardan uzaklaşarak köşeye çekilme, toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama hâli veya uzlet değildir. Bu vesileyle Allah Resûlü i’tikâfa Medine’nin merkezi olan mescitte, bütün ashâbının arasında girmiştir. Ve bu i’tikâf hâlinde de insanlarla olan ilişkilerini koparmamış, onlarla görüşüp konuşmuş, beşerî ilişkilerini sürdürmüştü. Kendisi de i’tikâf hâlinde iken eşleri ile olan sosyal ilişkilerini devam ettirmiştir. Nitekim bir defasında da Hz. Peygamber i’tikâfta iken, eşlerinden Safiyye bnt. Huyey geceleyin onu ziyarete gelmişti. Bir süre konuştuktan sonra Hz. Safiyye evine dönmek isteyince kendisini uğurlamak için Allah Resûlü de kalkmış ve hanımına mescidin kapısına kadar eşlik etmişti.
İ‘tikâf, insanın Rabbi’nin evinde, yaratıcısının misafiri olarak kendisini Allah’a adamasını ifade eder. Nitekim bu zaman zarfında zorunlu haller dışında camiden ayrılmak, faydasız şeyler konuşmak yasaktır. Bir nevi kişi kendisini Allah’a ibadet için hapseder ve bağışlanmasını diler.
İ‘tikâf, dünyevi meşgalelerden bunalan insanın Rabbinin evinde daha fazla ibadetle meşgul olmasının yanında nefsiyle baş başa kalıp hayatın muhasebesini yapma; nereden gelip nereye gittiğini, hayatın gayesini ve bize sayısız nimetler veren Allah’ın yüceliğini düşünme imkânı da sağlar.
Zorunlu ibadetlerin yanı sıra itikaf gibi nafile ibadetler de bu konuda önem taşımakta, dinî duygu ve düşüncenin yoğun bir şekilde yaşandığı ve mümkün olduğu ölçüde maddî ilgilerden uzaklaşarak Yüce Yaratıcı’ya yönelmeyi sağlayan bir ortam insana derin bir manevî ufuk ve imkân sunmaktadır. Nitekim Allah Resûlü, bu imkânı en güzel şekilde değerlendirerek i’tikâfa verdiği önemi ümmetine göstermiş ve i’tikâfa giren kimsenin kazancını şöyle ifade etmiştir: “O, günahlardan uzak kalır ve kendisine(hayatın içinde) tüm iyilikleri yapan kimse gibi iyilikler yazılır.” Bu yüzden i‘tikâfa giren kimsenin gücü yettiği kadar namaz kılması, Kur’an okuması, istiğfar etmesi, dua ve niyazda bulunması, kelime-i tevhid ve tekbir getirmesi, Allah’ın varlığı, birliği, kudreti hakkında düşünceye dalması, gereksiz şeyler konuşmaması, başta Hz. Peygamber’in hayatına dair kitaplar olmak üzere dinî-ilmî eserler okuyarak vaktini değerlendirmesi güzeldir, iyidir. Böylece i’tikafın ibadetinin gereğini yerine getirilmiş olur.
İ’tikâf modern hayatta gündüzleri iş güç, geceleri televizyon gibi pek çok oyalayıcı nedenden dolayı, tefekküre, daha doğrusu kendisine zaman ayıramayan Müslüman için bulunmaz bir fırsattır. Son yıllarda kimi çevrelerin, hayatın yoğun stresine ve sorunlarına karşı, reiki, meditasyon, yoga gibi bazı uygulamaları yegâne çözüm gibi sunulabilmektedir. Oysa huşû içinde kılınan namaz ile i’tikâf içinde geçirilen vakitler, sadece bir zihin boşalması değil, aynı zamanda imanın kemale erdirilmesi gayreti, nefis muhasebesi, nefis terbiyesi ve tezkiyesidir aslında. Kişinin nereden geldiğini ve nereye gittiğini derinlemesine tefekkür ederek hedeflerine daha emin adımlarla ilerlemesi için tamamen kendine ayırdığı vakitlerdir. Bireyin kendini hatırlamasıdır, Rabbini hatırlamasıdır, hakikat aynasına bakıp kendine gelmesidir.
Bir sünnet:
Sağ tarafın dinimizde ayrı bir önemi vardır.Ayakkabı ve elbise giyerken sağdan başlamak, bir yere sağ ayağını atarak girmek, bir yere girerken çıkarken sağda bulunanlara öncelik hakkı tanımak da birer sünnettir.
Geç oldu ama teşekkürler. Yüzlerce emekli imam boş -avare geziyor.Bunları nasıl uyarmalı. Önce onlar galiba