Dağdayım. Uyku tulumunun içinde uyumak için sırtüstü uzanmış durumdayım. Tulumun darlığı sebebiyle kendimi kabre girmiş gibi hissediyorum. Ölü gibi… Henüz çadırın fermuarını çekmedim ve gökyüzüne bakıyorum. Zaten dağın gecesinde görülecek başka şey de yok. Karanlığın kuyusuna açılan tek pencere, gökyüzü. Geceler gözleri göğe geçiyor. Gözlerim usul usul yıldızlar arasında dolaşıyor. Tam karşımda büyük ayı takım yıldızı ve onun işaret ettiği kutup yıldızı. İstikamet ve konum bilgisi arayanlar için her daim sabit duran yıldız. Karanlığın kalbinde tevazu ile duran sadelik sembolü.
Akşama kadar yürümekten yorulmuş ayaklarımın azalan gücünün ve tükenen takatinin yeniden şarj olması için uyumam gerekiyor. Ne büyük bir nimet uyku! İnsanı güncelliyor. Bir yeniden doğuş gibi. Yarınki yol yokuş, uzun ve zorlu. Göz kapaklarımı yavaş yavaş kapatıyorum. Nefeslerim devri daim yapan bir nehir gibi akıyor içimde. Aşama aşama hissediyorum. Verdiğim her bir nefes efil efil esen rüzgâra karışıyor, sonra gelip yanağımdan serin buseler alıyor. Dil sustuğunda, göz kapandığında zihin konuşmaya başlıyor. Aslında benim dağa gelme sebebim tam da bu zihnimi susturmak. Kulağımın kalbini açmak için zihnim susmayı öğrenmeli. Ama susmuyor zihin ve soruyor: Neden buradasın?
Aklıma gelen ilk cevap; sayfalara sığmayanları okumak için bir arayış yolculuğu. O an aklıma Hızır geliyor. Ayağının değdiği yeri yeşerten yani özge bir can bahşedip canlandıran Hızır. Ve ardından Hz. Musa ve yanında yürüyen genç. Onlar da yola çıkmış ve bir arayışa düşmüşlerdi birlikte. Ellerinde ölü bir balık. Yürümüş, yürümüş ve iki denizin birleştiği yere gelmişlerdi. Gencin elindeki ölü balık oracıktaki bir suyun bir damlası ile canlanmış ve denize dalmıştı. Ölüyken dirilmiş, tek iken çoğun içinde kaybolmuştu. Balık deryaya dalmış iki yol arkadaşı yola revan olmuştu. Genç, gafletteydi ve Hz. Musa’ya bütün bunları söylemeyi unutmuştu. Halbuki ölü balığın dirildiği yer, Hızıla buluşmanın mekanıydı. Bir vakit sonra, genç olanları anlatınca geri döndüler. İki denizin birleştiği yerde balığı canlandıran suyun başına. Hızır gerçekten de oracıkta bekliyordu. Arayan insanlar da bazen geri dönmesini bilmeli ki bulabilmeli…
Hz. Musa ve genç de oracıkta durdular ve konuştular… Kim bilir ne dinlediyse Hz. Musa, özel bir bilgi ve rahmet verilmiş Hızırla yolculuğa çıkmak istedi. Çünkü onda ve bulundukları mekânda kendinin bilmediği başka bir bilgi vardı. Hiçbir şey bildiği gibi değildi. Ölü balık oracıkta biteviye akan ab-ı hayatın tek damlası ile hayat bulmuş, Hay deryasına dalmıştı. Balığın bengisuyu oracıktaki kaynaktı. Ancak insanın bengisuyu ancak insandı. Hz. Musa işte bu sebeple satırlara yazılmış bilgiden sadırdaki harfsiz ve hecesiz bilgiye geçmek istiyordu. Bir nevi bir başka boyutta hayat bulmak. Bunun için durmaması, yürümesi, yola düşmesi, iz izlemesi, söz dinlemesi, susmayı bilmesi, sormaması gerekiyordu. Ancak bütün bunlar yolun edebindendi. Yol bitince durması, sorması, sorana söylemesi ve artık kendinin iz bırakması gerekiyordu.
İşte bu sebeple Hızır, yola çıkmak için Hz. Musa’dan iki şey istedi: Sus ve sorma. Yani aklını şimdilik işe karıştırma. Yola çıktılar ama yine de akıl uslanmadı ve sordu… Sorunun sonu olmaz. Akıl uslanmaz, ta ki gönül dinlemeye başlayana dek. Zira gönlü susturan ancak güzelliktir ve o da gönlün işidir. Hz. Musa aklına, şeriatına zıt şeyler gördü, itiraz etti, uyarıldı, af diledi ve nihayet yolun sonunda sorularının cevabını irfan dilinden dinledi…
İşte şimdi benim zihnimde susmuyor bu dağ başında ve soruyor. Ne işin var şu soğukta neden buradasın?
Hikâyenin hakikatini düşünüyorum. Cümleler geçit resminde sanki, akıp gidiyorlar:
Yer yüzü, ölü balıklar deryası. Can’dan haberleri olmadığı için canlanmanın sevdasından bile uzaklar. Gafletin ve günahın sahilinde kendilerini kıyıya bırakmışlar. Bilmiyorlar ki ölü balık iki denizin birleştiği yerde akan ab-ı hayattan bir bade içmekle dirilebilir ancak. Bilmiyorlar ki ölü balık, gaflete dalmış olan bizzat kendileridir. Ölü balık, gafil insandır.
Ya iki deniz?
İlk deniz dünyadır; zevkin, hazzın, biriktirmenin, tıka basa yemenin, saatlerce uyumanın, hırsın, hasedin, kinin, kıskançlığın, fakir dilin ve doymayan gözün sütunları üzerinde ayakta duran dünya. O dünya insanın bedenidir.
İkinci deniz de dünyadır. Bu dünya da insanın bedenidir. Hem de aynı dünya ve aynı insan. Ama bu sefer alınan nefeste can sırlayan, geceyi ay’la ve yıldızlarla süsleyen, gündüze güneşi, gönle merhameti, sabrı ve şükrü, göze hayayı, ayaklara tevazuyu, dile edebi öğreten bir özge dünya, bir özge insan, bir özge deniz. İşte bu ikisinin arasında durur Hızır ve hatta Hızırlar. Yol gösterir, sessiz cevaplar verir. El’ten tutar, el verir…
Birinci denizde kalanlar katıdır ve karanlıktadır. Hızırıyla buluşup yol yürüyenler ise latifleşir ve yüzlerine ay değer. Hızırla yeşerirler. Hayat bulurlar. Nefeslerinin farkına varırlar. O nefes ki Hay olan Allah’ın insana hayatiyet temasıdır. Haz da nefeste huzur da nefeste. Ölü balıkta nefeste, diri balık da…
İşte soruma cevabı buldum. 4200 metreye çıkarken aşağıda bıraktıklarım bir deniz, yıldızların işaret ettiği gök bir başka deniz. Bu ikisinin arasında dağ, sessiz, sakin, huzur veren bir Hızır.
Sustum ve dağı dinliyorum. Dağa teslim oldum. Soru yok, cevap yok. İlla teslimiyet…
Çadırın fermuarını kapattım. Gözlerimi de.
İçerisi zifiri karanlık. Zaten ben de bu sebeple buradayım: Ab-ı hayat zulmettedir.
Ölü balık, denize kavuşunca özgür oldu. Deryaya dalınca…
Hafif ölüm olan uykunun kollarındayım…