
Her ülkenin bir hikayesi var. Birbirleri ile yan yana yaşayıp sık sık çatışan Avrupalı derebeylikler (feodaller) ya da devletçiklerin birleşerek ya da birleştirilerek yavaşça ulus devletlere hatta imparatorluklara dönüştüğü 1600’lü yıllarda bir ulus devlet olarak oluşmaya başlamış İsviçre. Bu sefer ki gidişimde tarihi değil tabiatı daha çok dikkatimi çekiyor. Kendini yoğun işlerden yorgun hisseden ben, sanırım bir sükûnet bulma ve içe yolculuk yaptıracak bir tabiatı temaşa ihtiyacı içindeyim.
Bir otelde kalacağımı biliyorum ancak içinde bulunduğum araç şehirden uzaklaşıyor, camdan görebildiğim evlerin sayısı gittikçe azalıyor, yollar daralıyor, araç düz yollardan dağlara doğru tırmanıyor, arada birkaç evden oluşan çiftliklerin yanı başından geçiyor, etraf daha da ıssızlaşıyor, sonunda dağ yamacında bulunan görkemli bir binanın önünde duruyor. Basel’de kalabalık ve yüksek binalar arasında bir otel bekleyen eden ben kendimi bir dağ yamacında, tabiata nazır otantik bir otelde buluyorum. Güzel sürpriz.
Araçtan indiğimde etrafta pek insan da göremiyorum, çantamı alıp birkaç merdiven çıkıp içeri giriyorum. Sağ tarafta bir resepsiyon masası ve etrafında ve karşısında klasik tarz mobilyalar, daha ilerisinde ise bir yemek odası görüyorum. Yemek odasından bir kapı teras büyüklüğünde bir balkona açılıyor. Alman aksanıyla İngilizce konuşan resepsiyon görevlisi bana hoşgeldiniz diyor. Sonra işlemlerim halloluyor, kartımı alıp dört katlı otelin ikinci katında ayrılan odama çıkıyorum. Otelin ön tarafına bakan penceresinden yemyeşil tepeler, tarlalar, uzayıp giden ormanlar gözüküyor.
Daha henüz pek kimseyi göremeden, yürüyüşe çıkmak daha cazip geliyor. Kıyafetlerimi değiştirip otelin önüne çıktığımda sağa sola bakınıp, otelin sağına doğru bir patika yolun uzandığını görüp o tarafa sapıyorum. Köşeyi sağa döndüğümde önümde dik bir yamaca uzanan, sonra bir tarlanın yanı başına kıvrılan bir yol görüyorum. Ayakkabılarım patika yolda yer yer kabarmış otlar arasında bir kaybolup bir beliriyorlar. Buğday tarlasının yanı başından tepeyi tırmanırken bir an kendimi Orta Anadolu’da bir buğday taralısının yanında yürüyen bir çocukmuş gibi hissediyorum. Yüzümü ısıtan güneş, arı vızıltıları, kuş seslerini bir arada duyarak çocukluk günlerime dönüyorum. Hiç beklemediğim bir anda çocukluğumda buluveriyorum kendimi. Hiç çıkasım gelmiyor bu tılsımlı andan, hiç bitmesin istiyorum. Sanki hayata yeniden başlayabilme ihtimali varmış gibi hissediyorum.
Düzlüğe çıktığımda ormana doğru uzanan yola sapıp koşmaya başlıyorum. Her gün yaptığım koşu bu sefer kendini epey farklı hissettiriyor. Issız bir orman içerisinde, patika bir yolda bazen taşlardan kayan ayaklarımla sendeleyerek koşuyorum. Nereye kadar uzandığını nelerle karşılaşacağımı merak ederek koşuyorum. Bir geyik mi çıkar karşıma yoksa bir insanla mı karşılaşırım acaba, ilerde bir köy mü var? Uzun uzun koşuyorum, hiçbir şeyle karşılaşamadan geri dönüyorum. Tekrar ekin tarlalarına döndüğümde hemen ileride tek başına duran yüksekçe bir meşe ağacının en tepesinde arada bir öten bir şahin görüyorum. Beni fark edince susup yavaşça havalanıyor, sonra kanat çırpmadan karşı ormanda doğru uzun uzun süzülüyor. Durup nereye kadar gideceğine bakıyorum, karşı orman üzerinde gözden kaybolana kadar izliyorum.
Ben de kendimi yokuş aşağı yürümeye bırakıyor, arada bir eğilip buğday başaklarına yakından bakıyorum. Çocukluğumda olduğu gibi birkaçını koparıp onlardan ateşte “ferik” yapma isteği dahi geçiyor içimden.
Sonraki günlerde etrafta her dolaşmaya ya da koşmaya çıktığımda doğayı tahrip etmemek için nerdeyse iki arabanın yan yana zor geçeceği kadar dar bırakılmış yollar, rastgele yetişmiş meyve ağaçları, bazen önümden zıplayarak kaçan geyikler görüyordum. Artık bu manzaralar, eski dönemlerin sıradan ama günümüzün şehirlerinden yaşayan insanları için paha biçilmez nadide görüntüleri haline gelmiş durumda.
Otelin 5 km aşağısındaki kasabaya gezmeye götürüldüğümüzde bu kadar küçük bir kasabada bu kadar fazla Türkçe konuşan insana, üstelik de bir Türk markete rastlamak epey şaşırtıcı. Ertesi gün Almanya, Fransa ve İsviçre sınırında kurulu Basel şehrini gezerken rehberimiz bir mahallenin Türk mahallesi olduğunu anlatıyor. Türklerin İsviçre’ye gelişlerinin türlü türlü hikayeleri olduğundan eminim ama olsun hoşumuza gitmeyen şekilde gelenlerin dahi Türkiye’mizi çok özlediklerinden eminim. Türk markette kasada çalışan kasiyer, bir Türk müşteri ile sohbete dalmış, yeni döndüğü Türkiye tatilini bin bir heyecanla anlatıyordu.
Basel öyle bir şehir ki birkaç bina ötede Fransa ya da Almanya başlar. Her iki ülkeye de Basel’den tramvayla dahi gitmek mümkün. Birkaç tramvay durağı sonrası Fransa’dasınız ya da isterseniz Almanya’da. Basel havaalanın aslında Fransa topraklarında olduğunu yeni öğreniyorum. Havaalanından çıkarken “Fransa Çıkışı” yazısını aslında reklam sanmış ama gerçekten de Fransa’ya çıktığımı sonrasında fark etmiştim. Bir kapıdan çıkınca Fransa’dasınız, diğer kapıdan çıkınca İsviçre’de uluyorsunuz kendinizi. O bölgede İsviçre’nin havaalanı yapacak düzlük bir bölgesi olmadığından Fransa ile yapılan bir anlaşma ile Basel havaalanını Fransa topraklarına inşa etmişler.
İsviçre şehirleri de doğası gibi renkli. Bir zamanlar parayla farklı ülkelerin büyükelçiliklerini yapan profesyonel büyükelçilerin bulunduğu bu ülke insanları için diğer milletlerle içiçe yaşamak bir sorun teşkil etmiyor. Anadolu’da çocukluğumdan beri gördüğüm buğday başaklarının aynısını İsviçre’de görüp dokunmak bana, yaşadığımız şu küçük gezegende sınırların, hep söylediğimiz gibi gerçekten de “siyasi” olduğu ne kadar da açık gösteriyor.
8 Temmuz 2023
Eline sağlık Yücel Hocam