Türkiye’de din ve ilahiyatçı algısının bugünkü durumunun kültür dokusunun geçmişteki oluşumunda kök salan bir dizi siyasi, kültürel ve ekonomik nedenlere bağlı olduğu aşikârdır. Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyet dönemindeki din ve ilahiyatçı algısını oluşturan nedenleri analiz etmenin çok kapsamlı bir işçilik gerektirdiği erbabınca malumdur. Ancak bu işçiliğin kısa, orta ve uzun vadedeki açılımlarının din ve ilahiyatçı algısındaki “değişmeler” ve “devamlılıklar” ekseni üzerinden yapılması bir gerekliliktir. Ancak sözü edilen algıları tek bir eksen üzerine dizilebilecek olgusal devamlılık ve değişmelerin olmayışı, hatta böyle bir olgusal gerçeklik eksenin bulunmayışı, bu değerlendirmenin ne denli zor bir iş olduğunu açımlar.
Cumhuriyet deneyimimiz modernleşmeci bir siyasal söylem çerçevesinde yeni bir devlet, yeni bir ulus ve yeni bir birey hedeflemiştir. Ancak bu hedef tam bir felsefe olarak değil; yeniliğe dönüşen bir durumun kolektif tecrübesine acele ve hazır cevaplar şeklinde başlamıştır. Kurucu irade bu cevapları, devamı esas alan gelenekçi bir modernleşme anlayışı yerine; ilerlemeyi kopuşla olanaklı sayan radikal modernizmi çerçevesinde üretmiştir. Benzeşim nosyonuna dayanan bu bakış açısı, kültür ya da medeniyetler arasındaki yapısal farklılıkları göz ardı ederek, Batı tarzı sistem ve işleyişleri başta eğitim olmak üzere hemen hemen bütün yapılara uygulamak istemiştir. Böylesi bir modern söylem içerisinde dini anlayışın yenilenmesi sorunu da kaçınılmaz olmuştur. Nitekim gerek 1924’de İstanbul Dar’ül Funun İlahiyat Fakültesi gerekse 1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ülkemizde garptaki örneklerine benzer bir tarzda oluşturulmuş; eskinin “nassi”, “apriori”, “soyut”, “mutlak”, “tek biçimliliği” yerine “bilimsel”, “objektif”, “gözlem” ve “karşılaştırma” metaforlarıyla yoğrulan yepyeni bir “kurum” olarak takdim edilmiştir. Din dilinin geleneksel modunu değiştiren bu yeniliklerle mazimizin “modern dünya zaviyesinden” incelenmesi de başlamıştır. Bu süreçte oluşturulan dilin/zihniyetin en temel sorunu, tanım ve teşhisi güçlü ve aktif olan tarafa göre yapması olmuştur. Bu yaklaşım göz önüne alındığında modernleşme tarihimizin kendimizi Batı kültürüne göre tanımlama ya da konumlandırma olduğu söylenebilir. Oysa kültürel yapıyı belirleyen ilişkilerin hangi sistem içerisinde nasıl oluştuğu, bağlantıların nasıl temellendiği asıl önemli sorun olduğu için; tanım ve teşhis gidimli/karşılaştırmalı bir zihin içinde daha sağlıklı olacaktır. Bu ise, temel meselemizin ne olduğu ve nerede durduğumuzun ve nereye yol aldığımızın her durumda yeniden tespiti sorunudur.
İlahiyat alanında oluşan dilin/zihniyetin uzun yıllar sorgulanmadan kabul edilmesi, başka alternatifler ışığında değerlendirilemeyişi elbette ülkede yaşanan olaylar çerçevesinde daha iyi kavranabilir. Gerçekten modernleşmeci siyasal söylem uzun yıllar jakoben yaptırımlarla dini düşüncenin içe kapanmasına; tasavvufi yapılar içerisinde sıkışıp kalmasına sebep olmuştur. Ama asıl sorun, Hilmi Yavuz’un belirttiği gibi İslam’ın deve kuşu inadıyla bu topraklarda uzun yıllar “görmezlikten” ve “bilinmezlikten” gelinmesi olmuştur. İslam’ın kamusal alanda uzun yıllar “konuşulamayan” bir konu olması; zihinsel sınırlarının yeniden çizilmesi hususunda bir gecikme yaşanmasına yol açmıştır.
1980’li yıllardan sonra oluşan (kısmi) özgürlük ortamı “din ve inanç özgürlüğü” ekseninde ilahiyat ve diyanet tartışmalarını beraberinde getirmiş; ancak meleseler “olduğu gibi” tartışılmamış, her seferinde semptomatik bir niteliğe bürünmüş; kurulan söylemler, niyetlerin çok çok ötesinde, verili ideolojik dikotomilerin darboğazında sıkışmak zorunda kalmıştır. Zikredilen süreçten günümüze kadar ilahiyat fakültesi müfredatlarında yapılan değişiklikler, belli bakış açılarının kolay ve aceleci çözümlerini yansıtmıştır. Bu meselede gözden kaçırılmaması gereken, yaşanan deneyimlerin bir ezber haline gelişi ve ezberimizi bozacak, yeniden yapılanmayı gerçekleştirecek hiçbir projemizin olmayışıdır. Projesi olduğunu iddia edenlerin pek çoğu, Aliye Çınar Köysüren’in ifade gibi, ilahiyat fakültelerinin çelişkili gerçek yapısını bile fark edememektedir. Dolayısıyla yapılanlar daima ders sayılarının artırılıp eksiltilmesi; bazı derslerin kaldırılıp bazı derslerin adlarının değiştirilmesinden öteye gidememiştir.
İyi bir ilahiyatçı nasıl yetişir? sorusu dün olduğu gibi bugün de askıda durmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu soruya cevap vermek, “bir bilgi sorunu” olmaktan çok temelde bir zihniyet ve bakış açısı sorunudur. Farklı zihinsel yapılar arasındaki tartışma ve üstünlük mücadelesi, modern olduğu kadar geleneksel kökenleriyle süregidecek gibi görünüyor. Bu yüzden maruz kaldığımız hususların hatırlanması, oluşan zihniyetlerin tasvir edilmesi ve ortaya çıkan resme odaklanılması gerektiği fark etmeliyiz. Zira farkındalık dikkat anlamına gelir ki o, varolan bir durum içindeki bir tür krize işaret eder. Bu kriz vasıtasıyla bir düşünme hareketi doğacağını umut edebiliriz. Bu noktada İlahiyat eğitiminde arayışlarımız; ilahiyat alanında derinleşme ve kendi sınırlarımızın tespitine hizmet edecektir. Zaten bireysel özgürlük kavramının geliştiği ve genişlediği bir dünyada dini, daha esnek ve günümüz insanının sorunlarına yakın bir düzlemde ele alma zorunluluğu gittikçe artmaktadır. Bu zorunluluğa uzun süre kayıtsız kalınamayacağı ve din alanında daha cesur, eleştirel ve yeniden yapılanmacı damarın güçlenerek çıkacağı beklenebilir. Bu yüzden, deneyimlerimizin ıslahı ya da zihniyet dünyamızın yeniden inşası edilmesine; yaşadığımız deneyimin niteliklerine, ilişki biçimlerimize ve nihayetinde işlevsel olana dikkat etmek gerekmektedir. Ama tüm bunları dine yaraşır biçimde; saygı ve özenle yerine getirmek gerekiyor.
Bir ilahiyatçı olarak okurken şunu tesbit ettim. Ehli sunnet hocalar merkeze Kur’an ve sünneti merkez alırken bunun dışında olanların öğrettiği eleştirmekten baska bir sey olmadığı. İnançsız bir kelamcı mezhep tanımaz tefsirci . Nasıl bir ilahiyatçı çıkar burdan.