“Dokunma kalbime zira çok incedir kırılır.
O tıpkı mabede benzer ki orda hıçkırılır.
Gülersen aşkıma gönlüm harap olur yıkılır.”
Güfte ve bestesi Gavsi Baykara’ya ait suzinak şarkı, “Altın Üçgen” gezimde yine yoldaşım oldu. Kalbimi kırılıverecek gibi ince ve hassas hissettiren, hıçkıra hıçkıra ağlanılacak harap bir mabete benzeten şarkı, Altın Üçgen’e adım attığım anda gelir dilime dolanır. Bir sebebi olmalı…
Altın Üçgen, Edirne’de. İnci, kehribar, elmas; üç değerli cevher, kolye olup, şehrin gerdanına takılmış. Altın Üçgen sultanların gözdesi, dilberlerin dilberi, dünya güzeli, gül yüzlü bir afete hediye olarak sunulmuş bir büyük gerdanlıkla süslenmiş bölgenin adı.
Her yiğit bir güzele vurgun. Kiminin güzeli kara kaşlı, ela gözlü, siyah zülüflü, ak gerdanlı kanlı canlı bir dilber, kiminin güzeli ova, yayla, orman, dağ, ırmak, binbir türlü çiçekle hayat fışkıran dünya cenneti.
Bir şehir ki, üç ayrı camisinin minarelerinin gölgesi, her gün belli bir saatte, kucaklaşıp söyleşir. Bir şehir ki, sultanların gözbebeği olmuş, saltanatın merkezi seçilmiş, Mimar Sinan’ın ustalık eseriyle şereflenmiş. Bir şehir ki, bereketli topraklarında iki nehre kucak açmış, iki komşu ülkeye kapı olmuş.
Edirne, bir mimari şaheser olan Selimiye Camii’ne sahipliğiyle dünyanın hayranlığını kazanmış bir serhat şehri. Edirne, başka hiçbir eseri olmasa bile sadece Selimiye ile yine dünyanın gözdesi olabilecek bir kutlu belde. Edirne, Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği, Selimiye Camii ve Külliyesi’ni UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne yazdırarak, büyük dehanın sözünü tescil ettirmiş.
Edirne konuşan, konuşturan ve yazdıran bir şehir. Üstünüze ezan sesleriyle birlikte ilham yağar, duygu yağar, tarih yağar. Osmanlı, Edirne’yi başkent seçmiş ve gereğini yapmış; mührünü kalıcı vurmuş. O mührün izleri yüzlerce yıllık tahribata rağmen silinmemiş.
Edirne, Selimiye’nin öncülü, yüzlerce eserle donatılmış. Edirne, işgallere, yangınlara, depremlere ve ihmâllere rağmen ayakta kalmış Osmanlı dönemi eserlerini, olacak şey değil ya, Anadolu’ya dağıtmaya kalksa, her ile en az iki eser düşer. Yine geride kalanlarıyla bile zenginliğini kaybetmez.
Edirne’de herkesin ilk gördüğü cami Selimiye’dir. Çünkü her yerden görülür. Selimiye’nin gölgesinde kaybolmayacak kadar büyük ve güzel onlarca eserin Edirne’de olduğunu da unutmamak gerekir.
Bunlardan biri Eski Camii. Selimiye’den 161 yıl önce ibadete açılmış. Hacı Bayram Veli bu camide vaaz vermiş. Edirne halkı ona öyle hürmet göstermiş, onu öyle çok sevmiş ki, anısına duyulan saygı nedeniyle oturduğu vaaz kürsüsünü imamlar bir daha kullanmamış. Kim iddia edebilir; Koca Sinan’ın Eski Cami’de namaz kılmadığını… Selimiye yapılırken muhtemeldir ki, Mimar Sinan namazlarının çoğunu Eski Cami’de kıldı.
Edirne’de zamanımıza ulaşmış ilk orijinal anıtsal yapı Eski Cami’dir. Caminin yan kapısı üzerindeki kitâbeye göre, mimarı Konyalı Hacı Alâaddin’dir. III. Mustafa ve II. Ahmet bu camide kılıç kuşanmışlar. Bu gelenek simgesel olarak günümüzde de yaşatılmakta. İmamlar, cuma hutbelerine hâlâ kılıç ile çıkar. Eski Cami’de mihrabın sağında Rükn-ü Yemani adı verilen Kâbe taşı bulunmakta. Caminin beyaza boyanmış duvarları ve payeleri üzerinde siyah renk harika hat örnekleri var.
Selimiye’yi, Eski Cami’yi anlatıp Üç Şerefeli Cami’yi atlamak olmaz. Çünkü Altın Üçgen’in bir kenarını o oluşturur. İnşaatı 10 yıl süren ve günümüzde Üç Şerefeli Cami olarak bilinen Yeni Muradiye veya diğer adıyla Yeni Camii Edirne’nin en güzel mimari eserlerinin başında gelir. Evliya Çelebi’ye göre, cami içinde kullanılan boyalar, yetmiş deve ile İran’dan getirilmiş.
Edirne’de Altın Üçgen olarak adlandırılan bölgede üç caminin minarelerinin gölgesi adeta birbiriyle kucaklaşır. Gölgeler, her gün ikindiden sonra buluşur, kaynaşır ve söyleşirler. Bu camilerin ilki Eski Cami, ikincisi Üç Şerefeli Cami, üçüncüsü ise Selimiye’dir. Bu sıralama, yapılış tarihlerine göredir.
Edirne’de bu camiler için kullanılan ifade “Selimiye’nin yapısı, Eski Camii’nin yazısı, Üç Şerefeli’nin kapısı” şeklindedir. Biri inci, biri kehribar, biri elmas; üç cevher. Edirne’yi ayakta tutan ruhun, bize emanet üç eseri. Altın Üçgen’in Aras’ta ve Bedesten gibi kıymetli taşları bir başka güzelliktir.
Eski Cami, ruhun mekanıdır. içe dönüşün, iç aleme yolculuğun ilk durağıdır. İçeriye girdiğiniz andan itibaren size uzun süredir itikafta olduğunuzu hissettirir. Selimiye göz içindir, seyirlik. Bakıp bakıp doyulmayan, yudum yudum tadına varılması gereken güzellik. Üç Şerefeli Cami ise bir ferahlık mabedi.
Edirne cümbüşlü şehir. Eğlenen, eğlendiren, hareketli bir şehir. Bir aya beş festival sığdırmayı başaran şehir. Bir dönemin moda sıralaması vardı: Ölmeden önce mutlaka görülecek yerler. Edirne’nin Altın Üçgeni öyle. Ölmeden önce, bir sabah namazıyla başlayıp, yatsı namazına kadar Altın Üçgen’de vakit geçirmek gerçek dünya lezzetlerinden birini tatmaktır.
Edirne’yi tava ciğerine mahkum etmek ve böyle tanıtmak, Osmanlı’nın gerdanlıklarla süslediği bir şehire yapılmış kötülük olur. Maalesef, Edirne’de tava ciğerindeki lezzet, sanatın ve göz zevkinin önüne geçmiş durumda. Bir başka deyişle, midenin isteği, gönlün hazzını geride bırakmış. Bunu lokantaların önündeki uzun kuyruklara bakınca anlıyorsunuz.