En büyük talihsizlik, bir ezberin kıskacında hayat sürdürmektir. Ezberler, şüphesiz boş ve anlamsız prangalar olarak nitelenemezler. Hayatı kolaylaştırma, öngörülebilir bir düzene koyma anlamında önemli işlevleri var. Ezber, bir pratiğe, bir birikime, bir tecrübeye göndermede bulunur. Bu açıdan burun kıvırılıp bir kenara bırakılamaz. Ancak ezber ile ilişki belirli bir eleştirellik ve mesafe barındırmazsa, bir teslimiyet, tabiyet ilişkisi üzerinden yürürse o zaman varlığı anlamsızlaştıran, hayatı donduran ve gerçeklikle teması engelleyen bir duruma sebebiyet verir. Gerçeklikle temas için anlamlı bir perspektif sunması gereken ezber, gerçekliği görmeyi engelleyen bir perdeye dönüşüverir.
Türkiye’de böyle bir durumu yaşadığımızı görmek için çok derin analizlere ihtiyaç yok. Eğitim alanında da karşı karşıya olduğumuz kök sorunumuz bu. Tevarüs eden eğitim ezberi, kavrayışı; mevzuyu belirli alanda ve belirli ön kabuller üzerinde tutuyor. Bunları muhafaza ettikten sonra sınırlandırılmış alanda hangi çözümde karar kıldığımızın bir anlamı olmuyor. Zira çözüm arayışında olduğumuz alanın kendisi soruna kaynaklık ediyor. Oraya mesafe almadığımız, onun ön kabulleriyle hesaplaşmadığımız sürece bir kapanda sahte bir yaşam sürdürmeye devam ediyoruz. Üstelik mahkûm olduğumuzu fark etmediğimiz bu düzeni kendi yapıp ettiklerimizle yaşatmaya devam etmiş oluyoruz. Kendi elimizle kendimize operasyon çekiyoruz. Üstelik gönüllü şekilde.
Biraz daha somutlaştıralım. Mevcut eğitim-öğretim yapılanmamızın tarihi bu açıdan zengin bir veri deposudur. Örneğin “öğretmen niteliğinin arttırılması” bu sistem kurulduğu gün üzerinde çalışılması gereken bir başlık olarak öne çıkarılmıştır. Tarihsel süreç içerisinde bu başlık altında sayısız iş ve işlem tesis edilmiş olmasına “öğretmen niteliği” büyüyen bir sorun alarak kronikleşmiş durumda. Eğitimlerinden mali özlük haklarına ilişkin büyük bir çaba ve gayret gösterildi, gösteriliyor. Önce lise mezunu olmaları hedef olarak konuldu. Ardından üniversite mezunu, eğitim fakültesi vs derken bugün sistemdeki tüm öğretmenlerimiz üniversite mezunu hatta yaklaşık yüzde 10’u yüksek lisans-doktoralı. Ancak geldiğimiz noktada öğretmen niteliği hala önemli bir sorun başlığı.
Nihayetinde bu başlığı gerekçe göstererek MEB, öğretmen yetiştirme sisteminde büyük bir değişikliğe gitti ve Öğretmen Akademileri şeklinde bir çözüme bizi yönlendirdi. Çözümün tek zaafı bir çözüm olmaması. Çünkü ne sorunlu alanla ne de sorunlu alanın ön kabulleriyle yüzleşmeyi tercih ediyor. Bildiği ezberi terennüm ederek, aynı zeminde aynı şekilde yol alarak bir çözümün çıkacağını ummak güzel ve desteksiz bir temenniden öte anlam taşımıyor maalesef. Aynı sıkıntı müfredat meselemiz için de, şu anda tartışılmakta olan zorunlu eğitimin süresinin ne olacağı mevzusunda da karşımıza çıkıyor.
Ezberin kıskacındayız ve sığındığımız ezber hayatımızı kolaylaştırmıyor tam tersine kronik sorunlar yumağı içinde bizi takatsiz kılıyor. Donmakta olan insanı saran öldürücü tatlı uyku gibi bizi sarmalayan bu ölüm halinin tatlılığını bir mutlu yaşam yanılsaması zannederek acaba kaç nesil gideceğiz?