12 Eylül rejimi tarafından ihdas edilen “24 Kasım Öğretmenler Günü” öğretmenliğe ilişkin klişelerin, ezberlerin bolca tüketildiği bir gün oldu. Söz konusu gün ne eğitime ilişkin yüksek düzeyli bir muhasebe için kullanılabiliyor ne de günü ihdas edenler ve ihdas ettikleri günün tarihî referansına ilişkin bir çekince beliriyor. Harf inkılabı, millet mektepleri, 12 Eylül darbesi ve darbecileri vs. gibi gündem ve aktörlerin yer aldığı bir kompozisyonu pürüzsüz şekilde görmezden gelerek “öğretmenim, canım benim” çocuksuluğuyla işi geçiştiriyoruz. Belki de eğitim tarihimizde öğretmenlerin sistematik şekilde itibarsızlaştırıldığı bu yıl gibi bir zaman kesiti hiç olmamıştır. ÖMK gibi, kariyer basamakları sınavı gibi düzenlemeler ve uygulama süreçleri özenle hazırlanmış kastedici girişimler olarak tarihe geçtiler. Burada değişik vesilelerle eğitime, eğitim sistemine, teorik ve pratik açmazlarına ilişkin tartışmalar yürütüyoruz. Kabul etmemiz gerekiyor ki bütün bu tartışmalarımızı kaldırabilecek anlamlı bir zeminden, ilişkiden ve dilden yoksunuz. Asgari bir konuşmanın, tartışmanın gereklerini karşılamaktan çok uzağız. Yoksunluğumuzu görmek, yüzleşmek buna göre davranmak yerine ısrarlı bir şekilde kendi konforumuzu bozmadan yol almak istiyoruz. Alev Alatlı yıllar önce “mış gibi yapmak” şeklinde bu durumu tespit etmişti. Malesef kamusal bir varoluş biçimine dönüşen bu tavır her gün biraz daha derinleşiyor.
“Deniz etkisinin olduğu yerde nem fazladır” bilgisini paylaştıktan sonra bu ülkenin üst düzey eğitimden geçmiş insan grubuna ilkokul seviyesindeki şu soruyu sormakta bir beis görmüyor MEB: “Hangisinde nem fazladır? A-Konya, B-Diyarbakır, C-Urfa, D-Antep, E-Trabzon.” MEB belki de bu soruyu sormakla eğitimcilere yardımcı olduğunu bile düşünüyordur. Bu taltifin nasıl bir tekdir etme anlamına geldiğini hesap edemiyordur. Peki bakanlığın bu konumlandırmasına karşı eğitim kamuoyunun bir tavrı, tepkisi var mı? Aşağılanan öğretmenlerden, sendikalardan, sivil toplum örgütlerinden var mı itiraz, eleştiri? Eğitim fakültelerinden, üniversitelerimizden geldi mi bir değerlendirme? “Bu soru sadece öğretmenleri değil aynı zamanda onları belirli bir formasyondan geçiren bizim için de bir aşağılamadır” diye feveran eden oldu mu? Öğretmenlerin düzeyi bu ise lise, lisans ve lisansüstü eğitime ne gerek var? Yok öğretmenlerin düzeyi bu değilse o zaman bir şeyi ölçmeyen bir sınavı niye yaptık? Herhangi bir şeyi ölçmeyen, bırakın öğretmenleri normal vatandaşın genel kültür seviyesinin altındaki bir sınavı yapmanın, insanları bu tarz bir ilişki için anlamsızlaştırmanın ne gereği var? Bu apaçık bir yanlış değil mi? Apaçık yanlışın yaşadığımız ülkede bu kadar rahat hayat bulması bizim için, alan için hayra alamet olmayan bir işaret değil mi?
Gerçekliğimiz bu iken hiçbir şey yokmuş gibi medeniyetten, alternatif bir hayattan bahsetmek açık konuşmak gerekirse ya cehaletten ya da ihanetten kaynaklanıyor. İnsanın ihaneti ille başka mahfiller adına yapması gerekmiyor. Bildiği halde bilmezlikten gelerek, bildiğiyle amel etmeyerek de pekala ihanet içerisinde olunabilir. Bizim durumumuz cehaletten de kaynaklanıyor ve ihanete varan boyutları da hiç azımsanmayacak boyutta.
Yazıya başlarken “Öğretmenler Günü”ne ilişkin değindim. Rafine bir eğitim tartışmasının yürütüldüğü bir yerde bu günün anlamının nasıl politik-pedagojik bir süreç olduğunun farkına varılır, yapılanların toplumu hedef alan ideolojik-politik bir mühendisliğin parçası ve bu günün ve etkinliklerinin bu amacı gerçekleştirmek üzere seferber edilmiş açık ve örtük müfredatın mütemmim cüzleri olduğunun altı çizilirdi. Kendi varlığına, inanç-kültür kodlarına yönelik hamlelerin yapıldığı bir sürecin, bir tarihin sembolik noktası senin elinle yaşatılıyor, yerleşikleştiriliyor, derinleştiriliyor. Başkasının enstrümanlarını kullanacağız, bize yönelmiş hamlelerine coşkuyla alan açacağız, içinde bulunduğumuz sefaleti saadetimiz göreceğiz sonra da medeniyet inşasından, yarınları kurmaktan, maarifi hâl yoluna koymaktan vs. bahsedeceğiz. Dediğim gibi ya ne dediğimizi, ne yaptığımızı bilmiyoruz ya da yaptığımızı bilerek yapıyoruz. İki durum da başımıza gelen şeylerin neden sürpriz sayılamayacağını sarahaten gösteriyor. Böylesi varoluşa böylesi muamele!
Abdulbaki Değer