“Cumhuriyet gerçekten elden gidiyor mu?” Bu soru çok uzun zamandır sorulur oldu belli çevreler tarafından bu ülkede. Cevabı ise farklı kesimlerin Cumhuriyetten, rejimden, müesses nizamdan, demokrasiden, vatandan ve vatandaştan ne anladığına göre değişiyor elbette.
Cumhuriyeti; gerçek bir demokrasi ile bütünleşmiş bir rejim olmaktan çıkarıp, tek parti yönetiminin yasama, yürütme ve yargıda tek söz sahibi olduğu zamanlardan başlayarak, birtakım asker ve sivil elitlerin; kendi aralarında top çevirdiği, dar alanda kısa paslaşmalar yaptığı, atanmışların seçilmişlere ve dahi kendi halkına tepeden baktığı, toplumu bir şeyden anlamayan, düşünmeyen, hissetmeyen, güdülebilir cahiller sürüsü olarak gördüğü, devletin kaynaklarının bir takım çevreler arasında pay edilmesinin gerektiğine inanan ve daha da fecisi bunu kendilerinde hak olarak görenlerin iktidarını sağlamlaştıranların penceresinden müşahede edilen vaziyete göre endişeler haklı, mevcut durum sıkıntılıdır. Aynı şekilde, ellerindeki devlet gücünü haksızlıklar üzerine müesses bir nizamın sürdürülebilir olmasını temin için toplumu oluşturan değişik katmanlar üzerinde bir baskı ve zulüm aracı olarak kullanmaktan çekinmeyenler için tutunacak tek dal, sığınacak tek liman olarak görüp anlayanların açısından bakıldığında evet, sizin anladığınız, sevdiğiniz, hoşlandığınız “Cumhursuz Cumhuriyet, Cumhura rağmen Cumhuriyet” ellerinizin arasından kayıp gitmektedir.
Zira Cumhuriyet; bu topraklar üzerinde kimseye bir zarar vermeden kendi halinde yaşamaya, hayatta kalmaya çalışan, üreten, vergi ödeyen, toprağın gerçek sahipleriyle, evlâtlarını seve seve vatan savunmasına gönderen, o mübarek şehit ve gazilerimizin gözü yaşlı ama vakur babalarıyla, analarıyla, bacılarıyla, çiftçisiyle, köylüsüyle, dar gelirlisiyle, orta direğiyle yeniden tanışmaya, ötekileştirilmişliği artık kaderleri, alın yazıları olarak görmeye başlamışların yeniden yeşeren umutlarıyla selâmlaşmaya, kucaklaşmaya, hayatları boyunca aşağılanmış, ezilmiş bu kesimlerin hâlen acıyan, kanayan yaralarını sarmaya, onların dertleri ile hemhâl olmaya başlamıştır artık. Yani devlet artık milletle kaynaşmakta, sıradan insanların evlâtları da ülkenin yöneticisi, cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, yüksek yargı mensubu ya da ordu komutanı olabilmektedir.
1950’lerden itibaren gerçek anlamda çok partili sisteme geçiş ile başlayan demokratikleşme süreci; her ne kadar zaman zaman, aslında düşmana çevrilmesi gereken namluların, süngülerin kendi öz evlâtlarının göğüslerine dayanmasıyla kesintiye uğratılmış, örselenmiş olsa da ülkenin gelişmesi ve kalkınmasının, medeniyetler yarışında daha iç kulvarda koşabilmesinin, halkın refah ve mutluluğunun, ancak ülkenin demokrasi ile yönetildiği zaman dilimlerinde gerçekleşiyor olması nedeniyle her zaman millet nezdinde daha fazla itibar görmüş, bu ülkenin insanları her fırsat tanındığında; kendilerinden olanlarca yönetilmeyi, kendine ve değerlerine savaş açmayanlarca idare edilmeyi tercih etmişlerdir.
Dün askerlerimizin annelerini, kardeşlerini başörtüleri nedeniyle beşinci sınıf insan muamelesi yaparak ordu evlerine sokmayan, askerî lojmanların kapılarında örtülerini çıkarttıran, yaz kamplarının girişlerine “evcil hayvanlar ve başörtülüler giremez” yazacak kadar kendi insanını aşağılayan, sadece evlâtları şehit olunca madalyalarını vermek için bu anaların, eşlerin istisnaî uygulama yaparak tenezzülen askerî tesislerden içeri girmelerine müsaade edenlerin, üniversitelerde ikna odalarında yavrularımızı inletenlerin, on binlercesinin eğitim hakkını gasp eden zihniyetin sözüm ona “Cumhuriyet” i; artık yerini toplumsal refah ve medenileşmeyle paralel giden, bu vatan toprakları üzerinde yaşayan her bir bireyin kendini “eşit, özel, önemli ve değerli” hissedebildiği, halkın iradesinin yönetimde tecelli ettiği gerçek demokrasi ile taçlandırılmış hakiki “Cumhuriyet” e evrilmeye, bu anlamda gerçek hüviyetine de kavuşmaya başlamıştır.
Bundan dolayı diyorum ki, kimse merak etmesin, endişe etmesin, demokrasi ile taçlandırılmış, halkı ile barışık, anlamının içini dolduran “GERÇEK CUMHURİYET”, “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” asla elden gitmeyecek, bilakis kendisi ile yeni yeni tanışan nesillerin omuzlarında her geçen gün daha da yükselecek, giderek güçlenecek, ekonomik ve siyasi anlamda hak ettiği yere kavuşacak ve dünya durdukça payidar kalacaktır.