eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Eda TOSUN

Deneme ve hikâye yazarı. Yaşamak ve yaşatmak için insana ve insanca olana pencereler açarak yazıyor.

    Öfke bıçaktır kinle bilenir

    Hulusi amcam sevilmeyecek adam değildi. Fakat her geçen gün yeni bir kafes satın alıyordu kendisine. Karşılığında bitmek bilmeyen sevgiyi, heyecanlı kalp atışını, bazen gözlerindeki ışığı, dilinden dökülecek şahane fikirleri veriyordu. Her kafes onu daha da olduğu yere çakıyor, sabit fikirlere bağlanıp kalıyordu. Tane tane konuşmaya başlasalar onunla, bu onu daha çok öfkelendiyor ve nihayetinde sonu aynı yere çıkıyordu:

    Yalnızlık…

    Yalnız bırakılmak çok acı vermiyordu aslında. Asıl acı, yalnız olduğunu kimse görmüyordu. Bu her şeyden ağırdı ama etrafına dikenli telleri kendisinin örmüş olabileceğini düşünmüyordu.

    Öfkenin, kinin yükünü taşımak onu ikiye katlıyordu. Fuzuli şeyleri dert ediyor, gereksiz şeyleri kaygı, olmadık şeyler uğruna hırs, ne çok yükü vardı! Kamburundan ötürü sürekli şikayet ederken, aslında bu iki duygunun her geçen gün aşağıya doğru çektiğini kabul etmiyordu. Farkında mıydı ondan da emin değilim. Etrafında ki çiçekler açıyor, soluyor ve tekrar açıyordu. Kaç defa daha kış görecek, ilkbahar çiçeklerinin açtığını, bir sabah sonra akşam ezanını daha kaç defa duyacağını bilmediği bir yerdi burası. Yeni gün bir sunum daha yapıyordu güneşle bir olup. Kuşların sesini sorsam, bilemeyecek kadar sağırdı. Kalbine şifa olacak sonsuz güzelliklerin ruhuna dokunmadan öleceğini düşündükçe korkuyor ve çok üzülüyordum. Son günlerini sık sık hastanede geçiriyordu. Son olarak bir psikiyatriye görünmesinin ona iyi geleceğine ikna etmeyi başardım. O bana deli olmadığını ispat etmek için kabul etmişti, farkındaydım.

    Doktoru sabah odasına girdiğinde henüz uyanmıştı. Çok terlemişsiniz deyince, gördüğü bir rüyadan ötürü olduğunu söyledi. Doktoru da: “Umarım gördüğünüz rüya, çektiğiniz uykuya demiştir.” Bu sözün üzerine düşünmeye başlamıştı. Bir sonra ki gelişini sabırsızlıkla bekliyordu. Bir kaç gün sonra doktoru sonuçlar için odasına tekrar gelmişti. Doktor ilk defa daha yumuşak bir yüz görüyordu. “Bu defa rüya mı güzeldi? Uyku mu?” Diye sordu. “Hayır bu gün rüya görmedim. Benim merak ettiğim, siz bana az uyu mu dediniz, çok uyuyunca mı rüya görürüz? Kafamı karıştırıp gittiniz.” Doktor gülümsedi, biraz daha yaklaşarak yanına:

    “Öfkenin bıçağı iki uçludur. Birisi önce size batar, diğeri karşınızda ki insana. Kendiniz için neyi düşlerseniz, ona dönüşür o keskin bıçakta. Bıçakla her şey yapılabilir sonuçta. Yara sıcakken hissetmezsin acısını. Çok zaman kaybediyoruz bu duyguyla.”

    Kendi gölgesinden başka kimsenin gölgesine inanmıyordu. Kaç dönümlük arazisi vardı ama bir kaç metre toprağına giren, oraya ev yapan komşusu ile mahkemelikti. Haklıydı ve davasını da kazanmıştı. Fakat şimdi evine gitmek için, sıcacık çayını, çorbasını evde içmek için hastanenin psikiyatri  servisinden taburcu olmuştu. Arabanın arka koltuğunda otururken, yol boyunca göğü seyretmişti. İçindeki bu yersiz, gereksiz öfkeli hali etrafında insan bırakmamıştı. Yalnızlığının farkındaydı ama ağır olan bu değildi. Ona yapılan kötülükleri veya yanlışları etrafındaki herkese gösterme çabasıydı. Buna intikam da diyebiliriz. Kemiren ve sonunda yok eden o kusursuz cinayet silahı “intikam”

    İnsanlar çoğaldıkça yalnızlıkların da çoğaldığını görüyoruz. Çevremizden vefa beklemek en doğal hakkımız ama! Bu kadar gergin, öfkeli tutumlar sergilerken, sevdiklerimizi bizler uzaklaştırıyor olabilir miyiz? Kusursuz evlat, kusursuz gelin, kusursuz komşular gibi gibi…

    Tahammülü olmayan insanlar olduk. Ufacık bir terslikte, gönlümüzü de tersine çok kolay çeviriyoruz. Biraz daha sabır ve anlayış iyi gelmez mi? Amcam çok yaşlı değildi ama şimdi çok yalnız birisi. Bıçağını cebinde değil, elinde taşıyordu. Keskindi…

    Kontrol gününden önce randevu isteğini geri çevirmedim. Koridorda beklerken elimi tutarak: “pusulasız bir harita mıyım ben?” diye sordu. “Ağaçsız bir şehir miyim?” diye ardı ardına sorular soruyordu. Başımı göğsüne koydum, “Bu soruları soran adam iyileşmiş demektir.” Diye mırıldandım…

    Haklı bile olsak, ardından koştuğumuz şeyler bazen bizim düşmanımız, katilimiz olabiliyor. Öfke insanı sürükleyen ve bizim yüreğimizi emen, kansız, fersiz, yorgun bırakan bir duygu. Ne vakit öfkenin eteğine tutunsak, uçurumdan düşerken bizi seyredeceğine şüphe yok.

    İnsanlarla aramızı bozup yalnızlaştıran, tek başımıza çölün ortasına bırakıp ardına bile bakmayan bu duyguyu, neden yük ediyoruz? Neden onu gittiğimiz her yere taşıyoruz? Belimiz bükülüyor, gönlümüz eziliyor ve dahası sevdiklerimizi de eze eze, üstüne basa basa geçip gidiyoruz. Kulağımıza dolmuş, gözümüze, elimize ayağımıza. Ömrümüzün en verimli çağında bağ olmuş, düğümler olmuş. Onları kesecek olan milyonlarca nedenimiz varken.

    Hayat kısacık bir yol. O yolu bu kadar ağır yükle yürümek ömre ziyan! “Ömür bir masal gibidir, ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar güzel yaşandığı önemlidir.” Demiş şair.

    Karşılaştığımız olumsuzlukların karşısında göstereceğimiz davranışların, duygular temsil eder. Öfke de bir duygudur. Fakat bıçağı ölçülü ve kontrollü kullanmazsak, onu tutan eli kesecek önce. Her hareketin, her sözün, her bir eylemin kişinin kendine yakıştırdığı elbiselerlerdir. Kim ne düşünür, kim ne derleri kaygısına düşen, artık kendi olmayı da terk eder. “İnsanların, senin hakkında ne düşündüklerini önemsemeyerek, ömrünü uzatabilirsin mesela.”

    Bukowski

    Kötülük görmüş olsanız bile, onun bir vakti, onun ayarlanmış saatine güvenin. Onu kendine bırakın, kendinize değil. Arkaya her baktığınızda, bir papatya daha küser hayata. Tabiata şekil veren duygulara inanıyorum ben. Gülümseyince açan menekşe çiçeklerim vardı. Umut dolu türküler söylediğimde, sarı yapraklar yeşil olduğuna şahit olmuştum. Asık suratlı, aksi, her şeye şiddetle karşılık veren insanların bahçeleri ne kadar da kuru değil mi? Alçak ses tonuyla, seçilmiş cümlelerle iletişim kurulmayan, sinirlerine teslim olup arkasını dönüp gidilmiş yerlere neden yağmur, yağmak istesin?

    Rahmetli annemin çok sevdiğim sözleriyle yazıma burada son veriyor, özünüz, özünüze rast gelmesini temenni ediyorum.

    “Sana bakan içini görmüyor. Sen neyi gösterirsen o kadarını bilirler. Buna ayna denir. Yansımalar kişinin karakteridir. Duygu ve düşüncelerini, gömleğinin yakasında taşıdığını, herkesin de onu gördüğünü düşünerek yaşa.”

    Eda Tosun

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Ali dedi ki:

      “Sana bakan içini görmüyor. Sen neyi gösterirsen o kadarını bilirler. Buna ayna denir. Yansımalar kişinin karakteridir. Duygu ve düşüncelerini, gömleğinin yakasında taşıdığını, herkesin de onu gördüğünü düşünerek yaşa.”

      1. Eda Tosun dedi ki:

        Çok teşekkür ederim.