Bernard Shaw, “İngiliz, kabilesinin ve adasının adetlerini doğa yasaları olduğunu sanan barbardır” demişti. Çok çarpıcı bir tespit. Bize de hayli sevimli gelebilir bu tespit. Nasıl olsa mahkûm edilen biz değiliz. Hele hele yerküreyi kendine benzeten bir emperyal düzenin komuta kademesinde bulunan İngilizlere ilişkin dile geliyorsa bu tespit doğruluğu da somut olarak önümüzdedir denilebilir.
Ancak Shaw’ın tespitini yaptığı ölçeği temel aldığımızda insanların barbarlıkta birbirlerini aratmadığını söylememizde yarar var. Kendi kabilemizin, cemaatimizin, cemiyetimizin, toprağımızın adetlerini tarih-toplum üstü birer doğa yasası olduğunu söylemekte çok iddialı olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor. Çok uzaklara gitmeye, derin analizlere girmeye gerek yok. Bugün her yeri dökülen, elimizde kalan eğitim-öğretim sistemimizin varlığına, işleyişine ilişkin kabullerimize bakıldığında barbarlıkta ne tür bir sınır tanımazlık içinde konumlandığımızı görebiliriz.
Hayatımıza kasteden bir uygulamada bırakın teorik bir kabulü pratik, pragmatik anlamda bile talep ve beklentilerimizin çok gerisinde kalan bir sistemi yaşatmak için verdiğimiz mücadeleyi aklı selim insanlar görüp değerlendirmeye kalktıklarında muhtemelen çıldırmanın eşiğine varırlardı. Gördükleri manzaranın aktörlerinin nasıl da tevarüs ede gelen tortulaşmış göreneklerin kıskacında birer uyum aparatına dönüştüklerini şaşkınlıkla anlatılardı.
Kabilenin ve adetlerin dışında medeni, mantıklı, rasyonel olduğumuzu göğsünü gere gere iddia eden bizler, iki yüzyıl öncesinin koşullarında oluşmuş bir sistemi bugün tartışmasız sürdürmekte hiçbir beis görmüyoruz. Ne zaman planlamasını, ne mekân tasarımını ne de içinde sürdürülen yerleşik ilişki biçimini tartışmaya açmak istiyoruz. Bırakın tartışmaya açmayı tartışmaya açılabileceğine ilişkin zihnimizde bir fikrin uçuşmasına bile izin vermiyoruz. Bu yönde dile gelecek bir sözü ne işitecek kulağımız var ne de bu söze hak verecek hür düşüncemiz mevcut. Bütün detayları belirlenmiş bir alan içinde minimal değişiklikler üzerinden seyreden bir tartışmada fırtına koparmayı da marifet zannediyoruz.
Okul duruyor, okul düzeni duruyor, bunların içinde yer aldığı genel ekosistem bütün yapısı ve işleyişiyle devam ediyor ancak biz bu döngünün içinde kullanılan işlevsiz, etkisiz bir kitabın içindeki teknik bir bilginin şu veya bu olması gerektiği noktasındaki ısrarla tozu dumana katıyoruz. İnsanın kabilesinin ve adaletlerinin olması çok önemlidir elbette. Onlar bu istikrarsız dünyadaki istinatgâhlarımız olarak çok kıymetlidir. Ancak keskin bir bıçak gibi ayarı tutmazsanız sizi diğer taraftan felakete sürükleyen bir işlev de rahatlıkla görebilirler. Konfor alanı sağlarken diğer taraftan çürüme, atalete sevk etme dolayısıyla kendi ağlarında tutsak edip Shaw’ın ifadesiyle barbarlaştırması da çok olasıdır ve bu açıdan da hayati derece de risklidir.
Bernard Shaw yerden göğe kadar haklı. Barbarlık Moğol ordusunun yakıp yıkmasında gördüğümüz üzere omuz üstünde baş, taş üstünde taş bırakmamakla sınırlı değil. Barbarlık aynı zamanda kendini merkeze almak, kendinden başka bir şey görememek dolayısıyla kendine odaklılıkta gerçeklikle bağını yitirmektir. Gerçekliği yitirmek ve üstelik bunun farkında olmamaktır. Bundan daha büyük barbarlık olabilir mi gerçekten?
Tıpkı bizim vaziyetimizin içler acısı hali gibi. Müfredat tartışması da, bin bir türlü hile ve ayak oyunuyla geçen Öğretmenlik Mesleği Kanunu da bu barbarlığın müşahhas örnekleri olarak not edilmelidir.
Abdulbaki DEĞER