Günahtan örülmüş duvarları var son hükümranlığın. Bir sapma uygarlık olarak kurduğu kendi fanusunda mutlu ve mesut yaşaması, Afrika’nın, güney Amerika’nın ve diğer tüm ülkelerin fakirliğine borçlu. Tozlu yollarda yürürken Afrikalı çocuklar, toprağın rengini görmeden büyürken Avrupalı akranları ve betondan ve biçimlenmiş ağaçlardan örülmüş sokaklarında maşukunu iğfal ederken beyaz tenli genç, bunu nefsinin bir köşesinde hayal eden ve ardından taklit eden siyahi genç, nihayetinde bu hercümerçte boğulan insanlık. Dahası bir Filistinli çocuğun isyan dolu sesi duyulurken dünyanın merkezinde, daha doğrusu duyulamazken, hırsına hapsolmuş kardeşi, sözlerini ve gözlerini daha çok masivaya mıhlarken oluyordu tüm bunlar.
Evet, insanı, hüznü kurtaracaktır. Hz. İbrahim’i yani bizi kurtardığı gibi kurtaracaktır hüzün. İnsan, hırsında aşikâr; gözyaşları, yastıklarında saklı olsa da bu gerçek değişmeyecektir. Çünkü herkes ömrünü kendisi örer; kimi yalanla, kimi sahtelikle, kimi isyanla, kimi de hüzünle.
İnsan kaçtıkları, kaçabildikleri kadardır. Kendi kaçışımızın özetiyiz. İnsanı ortadan ikiye ayırsak; yarısı kaçtıkları, diğer yarısı özledikleridir. Kaçtıklarıyla hüznünü, özledikleriyle sevincini yaşatır insan.
Hüzün kaçtıklarımızdan, yapamadıklarımızdan, kul olamamaktan kaynaklandığı için olsa gerek, denilmiştir ki “Kur’an hüzünlü bir ortamda indi”. Bu nedenle hüzün duyuldukça, günahlarla örülmüş fanus kırılacaktır. Evet, bizi kurtaracaksa hüzün kurtaracaktır.
Ne var ki yeni uygarlık, insanı geliştiren diğer duygular gibi hüznü de insandan uzaklaştırdı. Gülmenin, kahkaha atmanın insanı rahatlattığını söyledi. Bir büyücü olan psikoloji de, baktığı fallarla, gülmenin ömrü uzattığını dillendirdi. İnsan da buna inanarak eğitimli oldu, eğitimli oldukça modernleşti, yani kendinden uzaklaştı.
Bugün her türlü eğitim, insanın mutluluğu üzerine kurgulu. Hüzünden uzak, mutluluğa yakın ve geleceğe âmade. Mutlu olmaktan utanan insanla, hüzünden kaçan insan artık birbirini tanımıyor. Mutluluğun köleleştirici bir duygu olduğuna burun kıvırılıyor. Lakin mutluluğun peşinden gittikçe çamura saplanıyor, saplandıkça hırslanıyor, hırslandıkça kafası bozuluyor. Evet, modern insan hüzünlenmiyor, kafası bir makine gibi bozuluyor. Onu tamir ettikçe de mutlu oluyor (!).
Üzeyir Peygamber, 100 yıl boyunca ölüyor /öldürülüyor. Sonra geri diriltiliyor. Yanında incir ve şıra olduğu gibi duruyor. Buhtunnasr’ın harap ettiği Kudüs’e bakıp “Allah, bu şehri ölümünden sonra nasıl diriltecek” diye kendi kendine soran Üzeyir, diriltildiğinde yepyeni bir kent bulmuştu karşısında. Üzeyir hüzünlenmişti Kudüs’un bu harap haline. Diriltildiğinde ise hikmeti anlamaya çalıştı ve anladı. Ama mutlu olmadı. Çünkü biliyordu ki mutluluk, hikmeti görmeye engeldi. Nasıl ki hüzün hikmete yakınsa ve yaklaştırırsa insanı kendine; mutluluk da hikmetten uzaktır ve insanı uzaklaştırır kendinden. İnsan, bu nedenle, hikmetin bağrına doğru yolculuk yaptığında, buna baş koyduğunda eğitilmiş olur, yani insan, yani Kudüs olur.
Hülâsa insanı hüzün diriltir; beşer, dirildiğinde insan olur. Ve dirilişiyle Kudüs’ü harabattan kurtarır. Güçlü yahudi yoktur, yahudi ile siyonist ayrımı hiç olmamıştır. Korkak ve masivaya dalmış Müslüman vardır. O nedenle Müslüman dirildiğinde, yahudi, saklanacak gargat ağacı bile bulamayacaktır. Müslüman uyuduğu için, yahudi de ortalarda külhanbeyi gibi dolanıyor. Şimdilik…