eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Leyla YILDIZ

Erzurum'da doğdu; ilk ve ortaokulu Erzurum’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Çeşitli liselerde Edebiyat öğretmenliği yaptı. Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesinde, Edebiyat ve Osmanlı Türkçesi derslerine girmektedir. Üniversite yıllarında Erzurum yöresine ait efsaneler, maniler, atasözleri ve deyimler üzerine derleme çalışmaları yaptı. Bitirme tezini “Lügat-ı Naci” ve “Kamus-i Türkî”de geçen Arapça sözcüklerin çoğul kullanımları üzerine hazırladı. Yerel ve ulusal düzeyde dergi ve gazetecilik çalışmaları yaptı. Değirmen Dergisinin yazı işleri kadrosunda yer aldı. Değirmen Dergisi Risale Haber, Edebi Kültür Dergisi’nde edebî-felsefî yazılar yazdı. Farklı türde kitaplar ve filmler üzerine eleştiriler kaleme aldı. 2020 yılında İhtilâlden İkbâle Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. Dünya Bizim, Edebiyat Dünyamız, Tyb.org, Edebistan, Şehir ve Kültür Dergisi, Türkiye Postası Gazetesi gibi çeşitli yerlerde yazıları yayınlanmaya devam etmektedir. TYB Sakarya yönetim kurulu üyesidir. Evli ve üç çocuk annesidir.

    Mustafa Kutlu: İğde kokusuna tutunmuş gidiyorum

                                                                           Sıla, ey rûhumuzun coğrafyası!

    Erdem Bayazıt

    Mustafa Kutlu… Büyük kente göçmüş bir bozkır çocuğudur. “Gözü açılmamış bir sığırcık yavrusu.”[1] “İnsanlar bu şehirde nereye gittiklerini biliyor mu acaba? Nereden gelip nereye gittiklerini?”

    “Kalabalık, karmaşa, itiş kakış. İşte çarpık kentleşme denilen olgunun tipik göstergesi. Burada insanlar nasıl çalışır, yaşar; nasıl yetişir, ne yer, ne içer, ne düşünür?”[2]

    İşte bu hengâmenin ortasında “suya düşmüş bir saman çöpü” gibi hisseder kendini. Karakteri Duran Boz da öyle… “Trafik tıkanır, kavgalar çıkar, psikoloji bozulur, her fert burnundan solur, “asabiyim” der şarkı, “mazeretim var”[3] … Gün yıkılır, akşam olur, öyle anlar olur ki bu kentin karmaşasında, bir iğde kokusuna tutunur.

    “İğde kokusuna tutunmuş gidiyorum.”[4]

    Tutunamamak, tutacak bir dal bulamamaktan ileri gelir. “İğdenin dalları yerdedir.” Çünkü iğde bozkırın kıraç göğsüne kök salarak ayakta durmayı öğrenmiş bir Hudâ-yı nâbittir.” 

    Şehr-i İstanbul’da bir edebiyat öğretmeni. Vefa Poyraz Lisesindedir. Kırılgandır, içine kapanıktır. Büyük şehrin kıyıcılığında “içsel yalnızlığın hüznü” … “Ve asla dinmeyen sıla özlemi” vardır.

    “Ne güzel söylemiş şâir. Evet sıla elbette rûhumuzun coğrafyası.”[5]

    Güvende midir âşinâsı olmadığı bu şehirde? Alışık olduğu ev kokusu yok. Mekân hissi nerede? Hani tandır sıcaklığı, hani türkü ezgisi, keklik ötüşü, su şırıltısı? Yitmiştir her biri. Özlem hasrete, hasret yakarışa karışmıştır bu kentte.

    “Güzel insanlarımızın gülüşünü, heyecanını, iç geçirişini, yürek kabartısını, gözlerinin doluşunu, uzaklara dalıp gidişini, çocuksu hallerini özlüyorsunuz.”[6]

    Gurbet el bahçesidir. Bu bahçede türlü türlü insanla karşılaşmıştır.

    “Bu insanlarla her türlü ama her türlü insanla içli dışlı olmam kütüphanelerle dolu bir bilgi tecrübe kazandırdı bana. Ben Türk insanını tanıyorum.”[7]

    İlk hikâye kitabı 1970 senesi Hareket Yayınlarından çıkmıştır. Öğretmenliğinin ilk altı yılı bitince- 1974 senesi- öğretmenliği bırakır. 1979-1982 yılları… Önce Hareket dergisinin yazı işleri müdürlüğünü, sonra “çölde açılan bir şemsiye” diye nitelediği Dergâh Yayınlarının yöneticiliğini üstlenir.

    İstanbul bu, türküler söyletir insana, hikâyeler anlattırır. “İğde çiçeğinin neşrettiği koku”, o işveli, hafîf, latîf râyiha ötelerden, tâ bozkırın rüzgârlarından havâdisler getirir. “Burnuna köy kokusu, süt kokusu, tezek kokusu; kulağına it ürümesi, horoz ötmesi, keklik sesi düşmüştür bir kere.”[8] Âh o “sıcak ekmeğe karışmış, yayıktan yeni çıkmış tereyağı kokusu”[9]

    Ağacın, otun, kökün, kurdun delisi bir adamın bu keşmekeş deryasında işi neydi? Hayâlhânesine çekilmekten başka çıkar yolu var mıydı? Bir kahvehânenin köşesine geçer, sessizce. Elinde kalemi, önünde temiz bir sayfa. Bir de cigara…

    “Kahvelerde geçtim benim ömrüm. Yazdığım, okuduğum her şeyi kahvelerde yazdım.”[10]

    Bozkırın yamacında çınar dallarında cıvıldaşan kuşları duyar gibidir. Gökyüzünde salınan bembeyaz bulutlar yürür ötelere. Bir cırcır böceği öter. Alır götürür dere kenarında fışkıran o güzelim nane ve yarpuzlara. Deliçay coşmuştur şimdilerde. Kahvedeki sesler fon müziği sanki. Bu andan îtibâren terk ettiği baba ocağını tüttürecektir hikâyelerinde. Kaleminden sesler, kokular ve renkler fışkıracaktır.

    Sanat, kâinatın ahengine katılmaktır

    “Sanat, kâinatın ahengine katılmaktır.”[11] diyor. Bir sinema şeridi gibi geçiyor gözümüzün önünden kâinatın ahengi.

    Islak geceyi ince bir leylak kokusu dolduruyor[12] Mustafa Kutlu hikâyelerinde. Saçaklardan son damlalar dökülüyor. Katır tırnaklarından, dağ lalelerinden, sümbül ve çiğdemlerden toplanan koku suya siniyor, her kaya dibinden bir küçük kaynak daha katılıyor suya. Gölcüklerde, suyun incelip süzüldüğü yerlerde alabalıklar oynaşıyor. Gürgenlerin, kestanelerin, kayın ormanlarının gölgesi düşüyor öykülerine. Bir tablo inşâ ediyor.

    Evet Kutlu’nun yazma eylemine kuşların cıvıltısı, suların şırıltısı, rüzgârın uğultusu, denizin dalgası eşlik eder. Bu yüzden serçeler cıvıldaşıyor ağaçlarda. Peygamber çiçekleri parlıyor. Armutların ve elmaların yanakları kızarıyor. İncirlerden bal damlıyor. Zerdaliler iyice olgunlaşıp artık kavuniçine çalan daneleri pıt pıt düşüyor. Asırlık ceviz ağacı bir evi gölgesiyle sarıp sarmalıyor. Dutlar dibine dökülüyor ve dut kuşlarının cayırtısından geçilmiyor Mustafa Kutlu hikâyelerinde.

    Güneş ağır ağır mor dağların ardından doğuverir. Bir çift keklik öter. Yarpuz ve nane karışımı bir koku sabah yeliyle kucaklaşır.

    “Eh kâinatın yürüyüp giden ahengine katıldık.”[13]

    Biz âleme bir bağ için âh etmeğe geldik

    Mustafa Kutlu, Erzincan’ın Kuruçay nahiyesinde doğar. 1945 yılının Mart’ında. Burada tanışır tabîatla. “Bâkir tabîat ortasında yalnız bir çocuktur.” Köy evinde oturur, ağaçların türünü, kır çiçeklerinin yüzünü, kuşların dilini o yıllarda keşfeder. Nahiye müdürlüğü yapan babasının işi nedeniyle çocukluğu dolaşmakla geçer. Ezilen otun, kökün kokusu iliklerine dek işler, o yıllarda.

    Kuruçay aslında kupkuru bir yerdir. Engebeli, kayalıklı boz bulanık bir coğrafya. Bazı yerlerinde ot dahi bitmez. Bozkırıdır.

    “Bizim buraların tepeleri boz olur, keven-diken-çalı-çırpı, başka bir şey arama. Bir ağaç gölgesine, harman zamanı bir ekşi elmaya hasret gideriz.”[14]

    İşte bu yüzden olmalı hikâyelerinde bahçe kurma hülyâsı içinde gezinir durur.  “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhâlde bahçe kurmaya…” Öyle bir bahçe ki tıpkı çocukluğunda dinlediği masallardaki gibi görenin dili damağı kuruyacaktır. Bahçe sevdâsı, Beyhude Ömrüm ’de dal budak salmaya durmuştur bile:

    “Bir bahçe kuracağım ki; şanı yedi köye yayılacak.”[15]

    Bahçenin hayâliyle geceleri anlatıcıyı uyku tutmaz. “Yahu sen deli misin, ne bahçesi? O kıraç kayalıkta bahçe olur mu?” diyen köylü dudak altı gülüyordu. “Olsun” diyordu anlatıcı içinden. İncecik meşe köklerinin iri iri taşları nasıl çatlatıp devirdiğini görmüştü. Besmeleyi çekip eline tükürür, kazmayı kaptığı gibi altından ince bir su pırıltısının bulunduğu Islak Kaya’ya yüklenir. Masal bu ya sabır ve sebatı anlatıcıyı muradına eriştirir. Defineyi bulmuştur. Su diye bir şey vardı, su! Kayanın dibinden ince bir fıskiye gibi fışkırır su. “Su… su be su!” “Buz gibiydi. Küçük, sevimli, cılga bir su.” [16]

    “Islak kayanın koca cüssesine, Ferhat misâlî fırlatan sevdanın ateşi değil midir? Bu ateşle yanıp tutuşmadık mı? Bir yeşillik olsun, bir güzellik olsun diye.”[17]

    Çalışır çabalar yeşertir bahçeyi. Bu dağ taş boz yazının ortasında bir top yeşil zümrüt gülümsüyordu. Diktiği fidanlar meyveye durmuştu. Erzincan’ın iri, ince kabuklu, mayhoş, kokulu, salkımı bir okka çeken meşhûr Cimin üzümünden tutun da “sakı” denen elmasına, ceviz, kızılcık, dut, kayısı, erikten vişneye türlü türlü yemişler… Ve bir türlü tutturamadığı nar fidanları da vardı. En sevdiği meyveydi nar. “Nar ağacı narsız olmaz.”

    “Ağaçları umumi olarak severim, aralarında hususi olarak muhabbet duyduğum çoktur; bunlardan birkaçı: çınar, ıhlamur, erguvan, mor salkım, Trabzon hurması. Nar da öyle. O ne zarif ağaçtır öyle.”[18]

    Diplerinde maydanoz, tere, turp, beri yanı domates, biber, patlıcan… Alt başı kabak, salatalık…

    “Hasılı gelin oldu mübarek.” [19]

    O meyvelerden insanoğlu, kurt kuş yer.

    Tren bin bir homurtu ile gelip geçiyor

    Trenler geçer onun hikâyelerinden, buharlı, kara trenler. Çocukluğunun çelik şeritlerinden sıyrılıp gelen “inceden bir düdük sesi kopuyor, kesik kesik yayılıyor.” “Raylar sakin” … “Alaca bir buhar görünüp kayboluyor.” Cebesoy Tren İstasyonuna alıp götürüyor onu. Kemâh’tan bavullarıyla, çantalarıyla uzaklara gidenlere, on iki yaşındayken babası gibi gidip de dönmeyenlere götürüyor.

    “Kimseyi uğurlamadım. Bir tek babam gitti, bir daha gelmedi. Çocuktum, farkında olmadım.”[20]

    Trenler, çekip gitmenin, alıp götürmenin imgesidir. Ayrılığın. Issızlaşmanın, tenhalaşmanın… Yanaklardan yahut burnunun ucundan süzülen tuzlu damlaları, buruşuk mendilleri ifâde eder. Beklentileri, hayâl kırıklıklarını, birbirine yaklaşan, birbirinden uzaklaşanları ifâde eder. Trenler gurbeti ifâde eder.

    “Boğazda düğümlenen şeyler tren kalksa da ardından bağırılıyor, yahut gözlere dolup usul usul boşalıyor. Yolcu artık gidiyor, bir daha görmemek doluyor insanın içine.”

    Tren istasyonları samîmiyetin yegâne yeridir. “Başka diyarlardan biraz sevinç, biraz aydınlık alır gider. Yığın, yığın duygular sıralanır, birikir.”

    “Bana öyle geliyor ki, istasyonda kucaklaşan insanlar daha bir yakın oluyor birbirine. El öpmeler, ağlamalar, nadiren sahte oluyor.”[21]

    İstasyonda başlayıp istasyonda biten “Uzun Hikâye”ler anlatır. Kapalı kutudur istasyonlar… Ne çok şey vardır içlerinde, bilinmez. Âh evet… İstasyonlar, vagonlar, garlar, peronlar, yolcular, yollar, ayrılmalar, kavuşmalar…

    Ben ayrılıyorken, darağacına gidiyormuşçasına bir duygu kaplar. Her şeye derin bir bağlılık, hayret ve sevgi ile bakarım.”[22]

     Hiçbir şeyi kaçırmaz. Taş duvarda delik açmış serçenin yuvasını o zaman görür. Tellere takılmış bir uçurtma kuyruğu o zaman ilişir gözüne. Tren bin bir homurtu ile gelip geçiyor. Uzaklardan gelen bir koku-belki de leylâk- ıslak ıslak yayılıyor.

    “Şerit gözünüzün önünden ağır aksak geçer. Her şeyi bir bir hatırlarsınız. Bir daha yaşarsınız yeni baştan.”[23]

    İnsanlar sevincini kaybetmişti sanki

    Hatırlıyordu. Hangi derede hangi çalı dibinde keklik avladıklarını, hangi bayırda hangi tepede koyun kuzu güttüklerini… Hatırlıyordu. Köyün kızları allı-yeşilli fistanları, bellerini sıkan kuşakları, başlarında ak yazmalarıyla Ortayokuş’un güneye bakan yamaçlarında kuzukulağı, yemlik, sığırdili, görcegöz toplarlardı. Arada bir söyledikleri mâniler, türküler, kulağına çalınırdı.

    “Şu karşıki yeşillik/Bahçe midir bağ mıdır

    Gönüle bak gönüle / Ölü müdür sağ mıdır”[24]

    Yorulup oturduğunda, sırtını iri bir kaya parçasına yaslayıp dinlendiğinde, bir cigara yakıp nefeslendiğinde kasabaya doğru kıvrıla kıvrıla giden yola düşmüş yürüyen gurbetçiler görürdü. Çıkınlarını, bavullarını katırlara sarmış gidiyorlardı.

    “Köy kendini geçindiremiyor. Gurbetin geliri olmasa halimiz harap.”[25]

    Gidenler artık dönmüyor, İstanbul’a yerleşip kalıyorlardı. Köyün nüfusu git gide azalıyordu. “İstanbul işini yoluna koyanı güldürüyormuş.” Kasaba eşrâfı dahi mağazasını, evini, bahçesini pek ucuza devredip büyük kentlere göçüyordu. Bir de televizyon çıkmıştı. Köyde kalanlar, bu sihirli dünya karşısında diz çökmüş, büyülenmişti. İnsanlar artık ne düğüne seviniyor ne ölene üzülüyordu.

    “Varsa yoksa aldım-sattım, yaptım-çattım.”[26]

    Tarlalar sürülmüyor, boza yatmış tarlaları çalı diken kaplıyordu. Vaktiyle milletin bir karış toprağı için birbirine kurşun sıktığı çayırlar, yoncalıklar bile biçilmez olmuştu. Hatta üstüne para versen biçecek adam çıkmazdı.

    Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın nefesine karışmıyordu. Sanki toprak küsmüş, börtü böcek dahi göçünü tutmuş gitmişti. Tuhaf bir ıssızlık, garip bir kıpırtısızlık çökmüştü köylere, kasabalara. Tilkiler çalacak tavuk bulamıyordu.

    Büyü büzülmüştü. “Dolunay tepelerin ardından bir büyük sini gibi ağır ağır yükseldiğinde” “Nine bana masal anlat” diyecek torunları nerelere savurmuştu?

    “Kadınlar buğday kaynattıklarında hep bir ağızdan türkü çığırmıyor; ne erişte kesene ne tarhana dökene rastlanıyordu.”[27]

    Tencerelerden haşlanmış horozun buğulu kokusu yayılmıyor, bu kokuya bazlamanın, çökeleğin, ayranın, tereyağlı bulgur pilavının kokuları eşlik etmiyordu. Kızgın güneş altında ıslanmış kirli yünlere indirilen tokaç sesleri derenin iki yamacında yankılanmıyordu.

    “Yaz geceleri lüks lamba ışığında türküler söylenip halaylar çekilerek buğday savrulan, düğünlerde bar tutup davul zurna çalınan harmanlar bomboştu.”[28] 

    Geleni azalmış, gideni çoğalmış, nüfusu düşmüştü. Evler hepten boşalmıştı. Köyde kalan hâneler tek tek sayılıyordu. Çoğu evde yaşlı bir dul kadın, câmide birkaç ihtiyar kalmıştı. Pek çok konağın tahtası çürüyüp çatısı çökmüştü. Köyden göçenlerden geriye rengi atmış, yıpranmış, eski püskü kilimler, cicimler, valalar, seccadeler kalmıştı. Ve bakır siniler, bakır taslar, kulpu kırık güğümler, kuyu bakraçları… Velhâsılı kelâm, köyler, nâhiyeler, kasabalar hikâyesini yitirmişti.

    “Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran olmuyor, kimseler dağlardan şifa otu toplamıyordu.”[29]

    Bu kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde ishak kuşunun feryâdı işitiyordu.

    Söz tohumdur çünkü, toprağa düşen çiçeğe durur

    Anadolu boşaltılırken büyük kentler hınca hınç doluyordu. Gecekondu, kalabalık, şamata, trafik ve bir de yoksulluk İstanbul’a yeni bir çehre biçiyordu.

    “Göç öylesine boz bulanık bir sel gibi aktı ki, şehri baştan bir başa içine aldı ve onu neredeyse hüviyetsiz bıraktı.”[30]

    Her ne kadar kulağı motor gürültüsüne, burnu asfalt kokusuna, gözleri caddelerin neon ışıklarına alışmış olsa da “bir an önce şehrin kalabalığından kaçayım, bağrımı dağ rüzgârlarına açayım”[31] diyordu.

    “Benim meskenim köydür, bahçedir, pınardır.”[32]

    Bahar dalını andıran bir yüreği vardır onun. Büyük kentin egzoz dumanını solurken nüfus cüzdanı arasında kuruttuğu çiçekleri vardır. “Kenarda köşede beton büzler, moloz, toprak ve kum yığınları”[33] arasında bulduğu bir çiçek ona yaşama sevinci veriyordu.

    “Ne güzel şey nefes almak.”[34]

    Bir gece kuşu onu muhayyilenin dışına taşır. Akşam lâcivert harmanisini şehrin üzerine örtünce kahve ahâlisi de birer ikişer gitmiştir. Maltepe paketinden bir cigara daha çıkarır. Kaçıncı cigarasını yakmıştır? “Kap bir çay daha getir.” der çaycının çırağına.

    “Bir hayalhanem var orada oturup konuşurum, dinleyen dinlesin.”[35]

    Bir çırpıda yazmak gibi bir iptilâya tutulmuştur. Başını unutmamak için, ahengi bozmamak için yer be yer bitirecektir.

    “Bir metni bir yerde bırakıp sonra devam edersem aynı rûh halini, aynı konsantrasyonu yakalayamam diye endişelenirdim.”

    Çocukluğunda çokça dinlediği halk hikâyeciliği, bilinçaltını motif motif örmüştür. Erzurum’da Türk Dili ve Edebiyatı okurken hocaları, Köroğlu’nun kollarını anlatan Behçet Mahir’i derslere getirmiştir. İşte kahvede şöyle bir konuşuyormuş gibi anlatım tarzını Behçet Efendi’den kapmıştır. Uzun hikâyelerinde hem meddâh hem halk hikâyesi anlatma geleneğinden yararlanarak masalsı geçişlerle kendine mahsus bir hikâye etme tarzı inşâ etmiştir.

    “Ne yazacağını bilmeden ‘Uzun Hikâye’ye başladım. Hiç bırakmadan, araya fasıla sokmadan, çok hoşlanarak, çok mutlu olarak bir çırpıda yazdım. “Ulan oldu mu acaba? diye birkaç arkadaşa okudum.”[36]

    İçten, yalın, akıcı ve samîmi bir üslûp… Atasözlerinin, deyimlerin, ara ara argonun, halk söyleyişlerin çiçek tozları gibi serpildiği bir anlatım.

    “Söz tohumdur çünkü, toprağa düşen çiçeğe durur.”

    “Gece bitti gün doğdu/ Hikâye tamam oldu.”

    Leyla Yıldız

    Kaynakça:

    1. Kutlu, M. (1970). Ortadaki Adam, (1. Baskı), İstanbul: Hareket Yayınları.
    2. Kutlu, M. (2014). Hüzün ve Tesadüf, (10. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    3. Kutlu, M. (2015). Rüzgârlı Pazar, (14. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    4. Kutlu, M. (2016). Beyhude Ömrüm, (28. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    5. Kutlu, M. (2020). Dem Bu Demdir, (7. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    6. Kutlu, M. (2020). Hayat Güzeldir, (21. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    7. Kutlu, M. (2021). Vatan yahut İnternet, (12. Baskı), İstanbul: Dergâh Yayınları.
    8. Hikayemizin Türküsü: Mustafa Kutlu. (2019). Serkan Akdeniz &Talip Avcı (Editörler), Sakarya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı, Sakarya Kitaplığı, /Yayın No: 43, Adapazarı: Burak Ofset.
    9.  https://www.youtube.com/watch?v=yx9B77jfo1w

    [1] Rüzgârlı Pazar, s. 33

    [2] Rüzgârlı Pazar, s. 19

    [3] Rüzgârlı Pazar, s. 19

    [4] Rüzgârlı Pazar, s. 7

    [5] Dem Bu Demdir, s. 82

    [6] Dem Bu Demdir, s. 114

    [7] https://www.youtube.com/watch?v=yx9B77jfo1w

    [8] Beyhude Ömrüm, s. 21

    [9] Vatan yahut İnternet, s. 226

    [10] https://www.youtube.com/watch?v=yx9B77jfo1w

    [11] Hikayemizin Türküsü: Mustafa Kutlu, s. 13

    [12] Hüzün ve Tesadüf, s.52

    [13] Beyhude Ömrüm, s. 79

    [14] Beyhude Ömrüm, s. 27

    [15] Beyhude Ömrüm, s. 49

    [16] Beyhude Ömrüm, s. 78

    [17] Beyhude Ömrüm, s. 168

    [18] Dem Bu Demdir, s. 115

    [19] Beyhude Ömrüm, 121

    [20] Bir Saatlik Telâki

    [21] Bir Saatlik Telâki

    [22] Bir Saatlik Telâki

    [23] Bir Saatlik Telâki

    [24] Beyhude Ömrüm, s. 99

    [25] Beyhude Ömrüm, s. 70

    [26] Beyhude Ömrüm, s. 195

    [27] Beyhude Ömrüm, s. 133

    [28] Beyhude Ömrüm, s. 203

    [29] Beyhude Ömrüm, s. 133

    [30] Dem Bu Demdir, s. 65

    [31] Beyhude Ömrüm, s. 22

    [32] Beyhude Ömrüm, s. 197

    [33] Hüzün ve Tesadüf, s. 53

    [34] Hayat Güzeldir, s. 19

    [35] Beyhude Ömrüm, s. 142

    [36] Andaç, 2002, s. 76

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Mehmet Akif Erdem dedi ki:

      Teşekkür ederim sayın hocam. Yazı aktı, ben akıp gittim.

    2. Bilal Doğrucu dedi ki:

      Türk Edebiyatında kendine has bir okuyucu kitlesi olan Mustafa Kutlu, Yine kendine has üslup ve anlatımı ile okuyucularına seslenen Leyla Yıldız ,Mustafa Kutluyu okuyucularına değişik bir bakış açısıyla buluşturuyor. Okurken değişik bir yolculuğa şahitlik ediyorsunuz. Tebrik ediyorum.