İçinde bulunulan zaman, debdebesiyle, neşesiyle, ihtirasıyla insanı kendine çekiyor. Zamane insanın sükûnete ihtiyacı yoktur ama içinde bulunduğu ruh halinin oyalanmaya muhtaç olması, mevcut iklime onu mıhlıyor. Bir süre sonra, kendince, bir taraf tutuyor. Artık o, şartların içinde gittikçe aktifleşecek olan bir oyuncudur. Zamane insanının bu oyunculuğu bir rolü olmasından değil, figüran olmasından kaynaklanıyor. Bir filme hayat veren, onu dolduran figüranlardır ama oynayanlar aktördür. Asıl adamlar ise senaristlerdir. İyi bir senaryo kötü bir aktörün elinde işe yaramaz hale geldiğinden aktör ile senaryo arasında sıkı bir uyum önemlidir. Elbette bu üçlü arasında koordinasyonu sağlayacak olan yönetmendir. Çekilen film kendi gerçeğini, doğrusunu, iyisini, kötüsünü dayatıyor seyirciye. Seyirci, yani sıradan zamane insanı, bu filmin çoğunlukla dış figüranı, bazen aktörü, bazen yönetmeni, nadiren ise senaristi oluyor. Tüm bu edimler kendine özgü iklim oluşturuyor. İşte bu iklim, zamane insanını alır eline, yoğurur; ona algı verir, doğru-yanlış ölçütü verir; insan da bu iklimde yaşama gereği hissederek mevcut halin devam etmesine yardım eder. Bu serüven de böyle devam eder.
Bu bir cenderedir aslında. İnsanların çoğu bu cenderenin içinde kendisine verilen yahut kendisini bir şekilde tarafı olduğu cenahın içinde bulur. Sıradan insan için bu cenderede yalnız olmak, zorlu hayat şartları demek. Bu nedenle daha mutlu bir hayat için verili dünyaya evet demekten başka bir seçenek yoktur. Durumun hiç de böyle olmadığı, başka bir var olma biçiminin olabileceği, bu tür kişiliklere bir türlü anlatılamaz.
Beklentisi ve ihtiyacı fazla olanın şahsiyet düzgünlüğü diye bir problemi yoktur. O sürekli ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünür, bunun için oportünizmi ilke edinir. Beklentisi fazla olan, herkesi, bir fayda ağacı olarak görür, böylelikle pragmatizmi ilke edinir. Senaristlerin yazdığı, yönetmenlerin çektiği, kontrol ettiği, aktörlerin olduğu bu kurgulanmış hayatta figüran olmak demek, yaşamak demektir artık. Bu cenderedeysen yaşıyorsun, değilsen yaşamıyorsun.
Hayır! Başka bir hayat mümkündür. Başka bir insan da mümkündür. İçinde bulunulan şartlar, kendiliğinden oluşmuş olan ve insanın râm olacağı doğal bir hal değildir.
Bu nedenle bu cendereye fiziksel olarak katılmak, şartlarını dikkate alarak yaşamak zorunda kalmak demek fikren, zihnen ve duygu olarak benimsemek anlamına gelmemelidir. İnsanın çaresizliği sevdası olmamalıdır. Stockholm sendromu bir kişilik bozukluğu, bir duygudurum bozukludur. İnsan, doğru bulmadığı bir hayat şekline mecbur olabilir ama bunu fikren desteklememeli, duygusal olarak bir bağ kurmamalıdır. En azından kıyıda yaşamayı bilmeli, bunu kabul etmelidir. Yalnızlık, değerlendirilmesi kaydıyla kıymetli bir şeydir. İnsan, kalabalığın peşinden gitme rahatlığının aymazlıkla neticeleneceğini kabul etmelidir.
Stockholm sendromu bir inancı, bir ideali olmayan insanlar için aymazlıktan hatta ahmaklıktan başka bir şey değildir. Olması gereken, insanın içinde bulunduğu şartları değiştirme çabası içinde bulunmasıdır. Buna gayret etme cesareti olmayanlar, kendisini kullananlara figüran olmayı kurtuluş sananlardır. Bu nedenle Stockholm sendromuna kapılmak bir çeşit ahlaksız teklife razı olmak demektir. Bir fikri olmayanın bir zikri de yoktur. Fikirsiz ve zikirsiz feminen ruhların mevcut senaryo içerisinde maşuk olmaya razı olmaları, içinde bulunulan şartların albenisini yükseltmekte, bu da onun taraftarlarını her geçen gün artırmaktadır. İşte bu, sağlıklı insanlar için, kıyıda yaşamayı göze almak gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Aksisi Stockholm sendromudur. Son olarak öğretmenler başta olmak üzere eğitimcilerin ve hassaten öğretim elemanlarının kıyıda yaşamayı bir yaşam biçimi olarak benimsemesi gerekir. Aksi takdirde siyasetin, konjonktürün, sermayenin, küresel ve yerel güçlerin rüzgârlarına kapılınır, bu da onları fikirde ve eylemde en azından kısır yapar.