Her şehirde öğrencilik başkadır. Ama Denizli’de öğrencilik, insanın içine işleyen bir serinliktir. Ne Karadeniz gibi hırçın, ne Ege gibi sükunet kaplanmış kişilik hali gibidir. Orta Anadolu’nun disipliniyle Ege’nin sakinliği arasında bir yerlerde, kendi ritminde akar Denizli. Şimdilerde Pamukkale Üniversitesi, zamanımızın Eğitim Yüksekokulu sabahları kalabalık olur, ama bu kalabalık bir keşmekeş değil, aşina bir uğultudur. Kantinler, otobüs durakları, derslik koridorları… O zamanlar İncilipınar girişi içimizde hep bir tazelik heyecanı yüklüdür. Bazen Refik Çintan’ın pastanesi, kimi zamanlarda kahveci Mehmet’in kahvehanesi, zaman zaman da İncilipınar Sineması bize soluklanma mekanı olur.
İlk yarısını Vakıf Yurdundan izlediğim, ikinci yarı kapılar açılınca bila bedel seyirci kontenjanına dahil olduğumuz Denizli Spor’un birinci ligdeki Fenerbahçe, Galatasaray’la yaptığı Bahtiyar’lı, Öner’li maçları bende hafıza bıraktı. Hele ki fanatik Fenerli ev sahibi Melek Teyze’nin oğlu İsmail, Fenerbahçe’nin yenildiği maçlar sonrası basbayağı yatağa düşer bir kaç gün kalkamazdı yataktan. Ev sahibimiz Melek Teyze’nin ”gocimen gocimen cocuklağ ceplerine şekerleri doldurulaa” diye başlayan mahalli ağızına çocukluğumuzdan Özay Gönlüm’ün ”Mısdıvalii çözdaaal’‘ türküleri ve ”bugün çiloroz görmedim canım sıkılığ” sözlerindeki horozlar ve ötüşünü de Denizli’de gördük!. Nefesi kesilene kadar ötüp sonra sırt üstü devrilen ve bir süre baygınlık geçirip sonra tekrar doğrulan Denizli horozunu da hatıra kervanına kaydettik.
Her biri hayatın başka bir yönünü öğretir insana.
Ama öğrencilik sadece dersle olmaz. Onu anlamlı kılan dostluktur, paylaşımdır, küçük mutluluklardır. İşte burada hayatımıza giren pek çok isim ve resim bulunmaktadır. O zamanlar ağbeylik makamında başkomiser Erzurumlu İlhami Karabiber, televizyoncu Bilal Atik, elektrikçi Recep, Ege Bisiklet Ticaret’ten Mehmet Kaplan ve oğlu Necati Kaplan, Üçgen Eczanesi ve Zekeriya Ceviz, İstiklâl Camii imamı Mehmet Gökalp, avukat Mehmet Şeker, 1159. Sokaktaki ev sahiplerimiz Arif Amca, Melek Teyze merhumlar, İncilipınar’daki ev sahibimiz Muharrem Karaimer, Ege Parke Ticaret ve Ali Uzunoğlu, Talat Baydil, İbrahim Sözkesen, Mustafa Yılmazçoban ol vesile stajyer avukatı Süleyman Duman ve daha pek çok isim. Ofisinde sekreter olarak arkadaşım çalıştığı için zaman zaman uğradığımda kendi ofisinde Süleyman Demirel imzalı poster gördüğüm avukat Selahattin Çandır, yakınlarında yine Avukat Behçet Tomakin ve Adnan Keskin’in avukat yazıhaneleri bulunmaktaydı.
Ramazan’da iftarı açar açmaz Delikliçınar Camii’ndeki teravih öncesi Ramazan Hoca’nın fıkralarla süslediği sohbetine yetişmek için telaş ve heyecan sarardı bizi. Ramazan Yenidede’nin kürsüyü yıkacak gibi belagat yüklü bir celadetle yaptığı, Çınar Meydanı’na taşan vaazları halen kulaklarımızda çınlamakta.
Bu isimlerin bir kısmını Milli Gazete dağıtımı esnasında tanıdım. O zamanın köprübaşı terminalin hemen yanındaki Akabe Kırtasiye ve Kamil Gökalp de muhitten aşina olduklarımızdandı. Halen zaman zaman görüştüğüm Başaranlar İnşaat sahiplerinden Hacı Muhammed Serter’i bilhassa zikretmeliyim. Bu arada acaba burada bayram mı yapılır diye merak ederdim Bayramyeri semtini. Hemen yakınındaki bir ustalıkla hünerlerini sanatlarının eseri bakır eşyalara işleyen bakır ustalarını seyretmek ayrı bir zevkti.
Havlunun başşehri ve kapısında Ahilik Duası:
Besmele çek gir çarşıya, selamı da unutma ha.
Kiloyu eksik çekme ha, metreyi kısa tutma ha,
İyi belle sen bu sözü, sakın yabana atma ha,
Alış derken, veriş derken ölçü tartı satış derken
Paraya pula tapma ha, insanlığı unutma ha,
hafızamıza kazınan Babadağlılar İşhanı’nı, Özel İdare İşhanı’nı, Türkiye’nin tabiat harikası Pamukkale’yi hafıza mekanları olarak belirtmeliyim. Talebelikte ilk para kazanma alıştırmaları yaptığımız Pamukkale Çorba Salonu ve sahipleri Ömer Abi ile Süleyman Abi, Salgın döneminde hayatını kaybeden diş hekimi Okyar Gereli, ismiyle bende hatıra oluşturanlardandı.
Burada Denizli deyince kalemime kürsü olan, daha talebelikten bize yazarlık ayrıcalığı sunan Denizli’nin pek prestijli ve halen yayında olan mahalli sesi Hizmet Gazetesi‘ni en başta hatıra köşesine yerleştirmeliyim.
Çınar Meydanı ve Çınar Camii şehrin silueti olarak hafızamıza kazındı. 1982’de 17 yıl aradan sonra birinci lige çıkan Denizli Spor pankartları şehrin her tarafını başkan Ahmet Dartar imzasıyla süslemiş hali de hafıza olmuştu. Kaldırımların ortasından nazlı gelin gibi yükselen palmiyeler ise Denizli’nin sembolü haline gelmişti. Yarı şekerleme uyuyanları ”çay” seslenişiyle irkilterek çay baremini tamamlamaya çalışan Denizli terminalindeki sabahçı kahvesi de yadımızda bir dem miktarı yer aldı. Denizli Terminal Lokantası çığırtkanlarının ”biro, biro” sesindeki ahengi çözerek ”buyurun” davetine icabet eden müşterilerle diyaloglar da hatıralarımıza bir gül bıraktı. Hangi sokağında iz, hangi köşe bucağında sözümüz ve özümüz kaldı saymakla bitmez. Rahmetli Halil Ütkün’ün telaffuzundan öğrendik Tavas’ın mahalli deyişinin ”Davaz” olduğunu. Adı şehirde bir okula verilen Milli Mücadele’nin mahalli kahramanlarından Müftü Ahmet Hulusi Efendi’yi de tarih ve hakikat niyetine hafızamıza yazdık.
Ve işte tam burada hayatıma giren ev arkadaşım: İlyas Bulut.
İlyas, benim Denizli’deki ilk ev arkadaşım, ama zamanla sadece ev değil, hayat arkadaşlığı da oldu bu. Öncesinde de yatılı okul arkadaşımdı tabii. Bazen sabahları birlikte kahvaltıya uyanamazdık, çünkü ikimiz de gece yarılarına kadar sınava çalışmıştık. Bazen dolaptaki son yoğurdu “sen ye abi” diye birbirimize ikram ettik. Bu arada davet ettiği evinde elleriyle yaptığı yumurtalı karnabaharın tadı damağımda kalan sınıf arkadaşım Loman Mataracı’yı da anmalıyım. Bazen de evde Zafer Gazozu varsa, o şişeyi kimin açacağı üzerinden sessiz bir rekabet yaşadık. Ama her zaman, her şartta, birbirimizin yoldaşı olduk.
İlyas, Denizli’ye fazla gelen bir adamdı aslında. Düşünceleri büyük, yüreği genişti. Dışarıdan bakan onu sessiz, kendi halinde biri sanırdı; ama biz biliriz ki, İncilipınar Parkı’nın gölgesinde onunla edilen her sohbet, bir ömre eş değerdi. Hele ki İncilipınar Park’ta içmeye bayıldığımız Zafer Gazoz hatıralarının tadına doyum olmaz. Pipetle içmeye bayılırdık. Kendileriyle pek çok arkadaşlık hikayeleri yazdığımız İncilipnar’daki diğer ev arkadaşlarımız Ahmet Horoz ve Azmi Aktunç’u, İstiklâl Mahallesi 1159. sokaktaki diğer ev arkadaşlarımız Ömer Durmaz, Abdurrahman Sabır, İlyas Bulut ve Bayram İnal’ı mahsusen söylemeliyim.
Bir keresinde sınavdan çıkmış, parkta bankta oturmuştuk. Güneş batarken arkadaşlarımızla şöyle konuşuyorduk:
“Bu şehir bizi büyütmeyecek belki ama bir yerimizi incitmeden geçecek. O da az şey değil.”
Ve o anda anlamıştım, Denizli’de öğrenci olmak sadece kampüsle, kantinle, final haftasıyla ilgili değildi. Bir dostun cümlesine sığınmakla da ilgiliydi.
İncilipınar Parkı bizim kaçış durağımızdı. Sınav stresi, hayal kırıklığı, bazen memleket özlemi… Ne varsa orada bırakırdık. İlyas ile ders çıkışı parkta bir gazoz açtırır, “hayat latif tat katan” bu molalarımıza hiç ara vermeden nerede ise haftanın birkaç günü devam ederdik.
Bizim lüksümüz piknik örtüsü değildi, ama banklar da yeterdi.
Parkın havuz başında otururken, İlyas ile akşamları gökyüzüne bakar ve bir hayal anlatırdık. Kimi zaman öğretmenliğimizin bir şehir düşlerdik. Kimi zaman yazmak istediği bir mektubun konusunu… Ve her defasında o hayal, Denizli semalarında biraz daha gerçeğe dönüşürdü.
Bazı dostluklar sadece birlikte yaşanmaz, birlikte yazılır da…
Bizimkisi de öyleydi.
Zafer Gazozu’nun köpüğünde, İncilipınar’ın rüzgârında, kampüs yollarının tozunda yazılan bir gençlik.
Şimdi ayrı şehirlerdeyiz. Ama o bank, o park, o dostluk… Kalbimizin bir yerinde, hiç solmadan duruyor.
Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer…
Ve ne zaman bir cam şişeden gazoz içsem, kulağımda şu cümle çınlıyor:
“Şunu aç da Zafer Gazozu niyetine hayat biraz tatlansın.”
Mehmet Demirel’in Yorumu: ‘’Yaptı tabi ki. Çocukluk yıllarımdaki yolları binaları kişileri kurumları fevkalade iyi hatırlıyorum. Yurtdışında bulunduğum süre içerisinde olağanüstü değişiklikler olmuş. Şu anda eski anıları hatırladığımda yaşça benden büyük kişiler hayretle yüzüme bakıyor. Ben Denizli Lisesinde okudum. Bizim ev ile arası normal yürüyüşle yaklaşık 10-15 dk arasıydı. O yolu yürürken Darıverenli Camisinin önünden akan bir Dumlupınar Çayı vardı. Onun üzerindeki asfalt yüzeyli bir hemzemin köprüden geçerdik. O çay Değirmenönü kavşağından Çaybaşı Mahallesine döner oradan şehrin merkezine yönelirdi. Bizim evlerde artezyen Çeşmeler ve dağdan gelen arıklardan akan sular vardı. Her mahallede mutlaka birkaç artezyen Çeşme bulunurdu. Bir Karaman pınarı vardı. Kol kalınlığında 6 borudan gürül gürül akan sular yazın dışarıda 36 derece olan sıcaklığı o pınar bölgesinde 23-24 dereceye indirirdi. Günbattı kahvesinin hemen 10 metre aşağısında o adla anılan bir pınar daha vardı. Kamber çeşmesi ve bizim mahalle İnxirlipınar’ın gürül gürül akan çeşmelerinin Karaman pınarının kolları olduğu söylenirdi. 80’li yıllarda ziya tıkıroğlu belediye başkanı olduğunda o suların hepsi yok oldu. Motorla çekip sözde şehir şebekesine dahil edildiler. Yeraltı sularını şehir şebekesine katma dalaklığı herhalde dünyanın başka hiçbir yerinde görüşmemiştir. Geçen sonbaharda Denizli’ye gittiğinde Darıveren Camisi yakınında bir camcıdan bizim ev için cam kestirmeye gittim. Camı takmaya gelen çocuğa yolda o Dumlupınar çayından söz ettim. Aaa abi geçenlerde bir kanalizasyon patlağı oldu o sırada yolları kazdıklarında yeraltından bir nehir aktığını gördük, dedi. Anılar gözümde tekrar canlandı.’’