Kutadgu Bilig okumaları yapılıyor ve merakla takip ediyordum. Bu okumalar sırasında şöyle bir cümleye rastladım:
“İnsan gönlünün derinliklerindeki incileri çıkarıp meydana koymadıkça, o derin denizlerdeki incinin insan için çakıl taşından ne farkı olur.”
Kaç asır önce yazılan bu satırlar hala insanlara fısıldamaya devam ediyordu.
Zaman değişiyor, insanlar değişiyor, araçlar değişiyor ama insanın iç yolculuğu aynı kalıyordu demek ki. Asırlar öncesinden yazılan tek bir cümle bile insandaki bu iç yolculuğu gün yüzüne çıkarabiliyordu. Gönül denizimizde nice cevherler gizli. Bilgeler bu cevherleri bin yıl önce de işaret ediyordu, bugün de aynı çağrı kulağımıza fısıldanıyor: “Kendini bil.”
O derinliklerdeki inciler; bazen bir yetenek, bazen bir sevgi, bazen bir düşünce, bazen de sadece bir suskunluk. Lakin onları yüzeye çıkarmadıkça, varlıklarının bize ne faydası olur ki? Elimizde değerli taşlar var ama onları tanımıyor, işlemiyor, başkalarıyla paylaşmıyorsak sadece taşıyoruz demektir.
Kutadgu Bilig’in bu nadide cümlesiyle bize anlattığı şey, bugünün eğitiminden sanata, bireysel gelişimden toplumsal bilinçlenmeye kadar pek çok alan için geçerlidir. Her bir insan, içinde saklı bir anlam taşır. O anlamı açığa çıkarmak için çaba göstermedikçe, içimizdeki potansiyel ancak bir çakıl taşı gibi yer işgal eder; değeri bilinmeden, şekli görülmeden yeniden toprağa karışır ve kaybolur.
Kimi zaman bir öğrenci, içinde taşıdığı cevheri fark edecek bir öğretmen bekler. Kimi zaman bir anne, çocuğunun içindeki yeteneği sezmek için içgüdülerine kulak verir. Kimi zaman da bir birey, kendi iç yolculuğuna çıkıp o derinlikten bir inciyle döner. Hepsinde ortak olan şudur: Aramak, kazmak, çıkarmak ve paylaşmak.
Belki de bu yüzden Kutadgu Bilig hala yaşıyor, hala konuşuyor, hala da parlıyor. Tıpkı bir inci gibi. Çünkü söyledikleri sadece bir devrin değil, her devrin insanına hitap ediyor.
İçimizdeki incileri bulmak, yaşama anlam katmakla mümkündür. Ve her inci, paylaşıldıkça daha parlak bir hal alır.